Bir gaspın, bir el konmuşluğun telafisi duygusuyla hareket eden İslamcıların imgeleminde Kürtlere de yer vardı. Fakat kabusun derinliklerine daldıkça ve teşhis de yanlış konulmuş olduğu için rüya kabusu örtemedi. Dolayısıyla gerçek bir kâbus duruyor artık önümüzde. Üzerini hiçbir rüyayla örtemeyeceğimizi bildiğimiz, uyanamama korkusu içinde kaldığımız bir kâbus…

Korkunç olana bakma cesaretini kaybetmiş kimselerdirler bu sahte radikaller. Artık görme ufuklarında Taybet Analar, Lokmanlar, Kevser Eltürkler, Hatun Tuğluklar değil, örneğin mağduriyet söylemi ürettiğini düşündükleri kimseler vardır. İnsanın kendi bakışına ihanet etmesi de böyle bir şey zannediyorum.

İsmet KAYHAN

Akademisyen Abdurrahman Aydın, Hacettepe Üniversitesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Antik Yunan’daki temel siyasal kavramların değişim-dönüşümlerinin izlerini sürmeye çalışan bir tez ile Ankara Siyasal’da tamamladı. Doktorasını da Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. Ardından postkolonyal teoriye doğru yelken açtı. Felsefi bakımdan kendisini Platoncu olarak tanımlıyor.

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza attığı için gözaltına alındı. Ardından işine son verildi. Makaleleri Yeni Özgür Politika, Birikim dergisi, Birgün ve Gazete Duvar gibi birçok yayında yayımlanan Aydın, ayrıca Ayrıntı Dergi’nin de Yayın Kurulu üyesi.

Abdurrahman Aydın ile söyleşimizin son bölümünde sahte-radikaller, mağduriyet ile AKP’nin İslamcılık ve ‘modern devlet’ ile ilişkisine odaklandık. Şimdi Aydın’a bağlanıyoruz.

İnsan neden utanmaktan korkar?

Post-truth bir çağda yaşadığımız sıklıkla söyleniyor. Terimi ilk kez Steve Tesich kullanmış Birleşik Devletlerde. The Nation’da çıkan yazısında Tesich bazı büyük skandallarla ilgili olarak kamuoyunun içine sürüklendiği ruh halinin utançtan bir kaçış biçiminde olduğu saptamasında bulunuyordu. “Bizler o hakikatten utanmaya başladık. Hakikati kötü haberlerle eşitlemeye yöneldik ve artık daha fazla kötü haber istemiyorduk, ne kadar doğru ve ulusumuzun sağlığı açısından ne kadar hayati olursa olsun. Bizi hakikatten koruması için dönüp devletimize bakmaya başladık” diyordu Tesich. Bakmakta ve duymakta olduğu şey korkunç olduğu için insanlığın kendi tanıklık payını silmesi uğraklarından biridir bu. Utanmaktan korkuyor insanlar; çünkü narsistik bir öz-kapanım içerisindeler genellikle. Bizimki gibi toplumlarda (yukarıda sözünü ettiğim Ahmad-Jameson tartışmasında Jameson’ı haklı bulduğum noktadır burası ve bu konuyu açacağım) utanmamanın en kolay yolu bir ulusal alegori adına ve ‘hayatını kaybetmişlerden de el alarak’ başkalarını utandırmaya kalkışmaktır. Ya da daha doğrusu, kendisini utançla karşı karşıya bulan bir figürün, bu utancı üstlenmek yerine derhal bir suç ekonomisi tesis ederek bir suçluluk biçimini üzerine yıkacağı bir adresin arayışına girmesidir. İşte Jameson’ın ‘ulusal alegori’ adını verdiği şeyin tam da bu anlarda devreye girdiği kanısındayım. Ve artık kötücül bir şey olarak devreye giriyor bana kalırsa. Şöyle ki bir entelektüelin kendi bireysel varoluşunu haklı çıkarmasının bir aygıtı olarak çalışmaya başlıyor ulusal alegori.

Ulusal alegori terimi Fredric Jameson’ın üçüncü dünya ülkelerinin edebiyatının bir ulusal alegori biçimini aldığını öne sürdüğü, 1986’da yayınlanan “Çok-Uluslu Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Edebiyatı” başlıklı yazısında kullandığı bir terim. Çokça tartışmaya yol açtı; özellikle Ayaz Ahmed’in çok güçlü eleştirilerine yol açtı bu metin. Ahmed, “üçüncü dünyanın” bir kurgu olduğunu ve Jameson’ın da bu kurgu doğrultusunda bir teori yaptığını ileri sürüyordu. Jameson, kendi yazısında “üçüncü dünya edebiyatı” teriminden rahatsızlığını belirtiyor, fakat argümanını kurabilmek için yine de terimi kullanmak zorunda kalıyordu. Çok sonra bir yazısında “Keşke o yazıyı hiç yazmasaydım” da diyecektir. Fakat kendi adıma Jameson’ın oradaki fikirlerinin çok ciddi bir doğruluk payının olduğunu düşünüyorum. Çünkü en nihayetinde Ahmed de bu tartışmayı İngilizce yürütüyordu ve hem Jameson’ın hem de Ahmed’in okurları İngilizce bir sembolik havuzdaydılar! Dolayısıyla Ahmed’in yazdıkları da kendisinin niyeti ne olursa olsun İngilizce konuşulan bir dünyanın teorik envanterine kayıtlanıyordu. Yani Jameson’a referansla söylersem, bir ulusal alegori tarafından damgalanmamış bir yazın dili içinde yürüyordu bu tartışma.

Jameson sömürgecilik deneyiminden geçmiş ülkelerin yazarlarının bu konumda olduğu kanaatindeydi. Üçüncü dünyanın ulusal alegorisini şöyle tanımlıyordu: “Bireyin özel yazgısının hikâyesi daima üçüncü dünyanın kamusal kültürünün ve toplumunun gömülü olduğu bir çatışma/savunma halinin bir alegorisidir.” Jameson bunun zorunlu olarak böyle olduğunu söylemese belki de Ayaz Ahmed’le gelişen ünlü tartışma da söz konusu olmayacaktı. Çünkü Ahmed de Hindistan doğumlu ve Urdu dilinde şiirler yazan biri olarak bizzat kendisinin teorisinin yapılmakta olduğunu belirterek söz alıyordu. “Daima?.. Ve zorunlu olarak?...” diye soruyordu Ahmed, haklı olarak. Bu nedenle Jameson’ın belirlemesini bir genelleme olarak, popüler söylem alanında geçerli şablonlarla ilgili bir fikir olarak muhafaza etmem gerektiğine karar verdim ben de kendi adıma.

Kendim de yazıp çizen biri olarak karşı karşıya geldiğim bir talep üzerinden okumayı deniyorum bir yandan da bu ulusal alegori meselesini. Söz konusu talep, yazıp çizen birini arenaya salınmış bir gladyatörün bir metaforu gibi kodluyor. Yani popüler siyasal kültür içerisinde bu konumda birinden beklenen şey, sürekli kavga etmesi; sürekli bir çatışma/savunma halinin içinden söz alması. Üstelik buna görünüşte oldukça radikal bir “kopuş” tezi de eşlik ediyor; ama en nihayetinde birini bir kopuşu gerçekleştirememiş olmakla itham ediyorsanız, neyden kopamadığını teşhis etmek için bile olsa oraya bakmak zorundasınızdır; dolayısıyla orayı da “bilmenizin” konusu haline getirmiş olmak zorundasınızdır. Bu ne diyor? Bizzat “kopuş” fikrini bir parmak sallama argümanına dönüştüren kimselerin bilme biçimlerinin hala “karşı tarafın” bilme endüstrisine göbekten bağlı olduğunu gösteriyor. Zaten psikanalizin bize verdiği en anlamlı bilgilerden biri de insanın en çok kime benziyorsa en çok ondan nefret ettiği, en çok neye benziyorsa ondan farklılığını ortaya koymak için söylem ürettiği ve bu sırada da özcülüğe savrulduğudur. Yani sahte radikallik ile mağduriyet söylemi aynı kaynaktan çıkıp geliyorlar. Tam da bu nedenle sahte-radikaller mağduriyet söylemi üretenlere kesinlikle kayıtsız kalamıyorlar; basitçe görmezden gelmek bir kenara, görmek için özel bir çaba sarf ediyorlar. Çünkü kendi pozisyonlarının haklılığını öne sürebilecekleri biricik zemin bu ve bu nedenle bu zemini asla kaybetmek istemiyorlar. Ama bu da bakışlarını çoktan başka bir yere çevirdikleri anlamına geliyor. Tesich’i yeniden hatırlarsak, korkunç olana bakma cesaretini kaybetmiş kimselerdirler bu sahte radikaller. Artık görme ufuklarında Taybet Analar, Lokmanlar, Kevser Eltürkler, Hatun Tuğluklar değil, örneğin mağduriyet söylemi ürettiğini düşündükleri kimseler vardır. İnsanın kendi bakışına ihanet etmesi de böyle bir şey zannediyorum.

Erdoğan, ‘Anadolu muhafazakarlığını’ bir ideolojik saldırı ‘vurucu güç’ olarak kullanıyor ve bu konuda başarılı olduğu da görülüyor. Anadolu muhafazakarlığı, (buna belki kutsal devlet fetişizmini de eklemek gerekebilir. ) üzerinde yaratılan islamcı orta sınıfın, laik orta sınıftan farkı nedir? İki tarafın Kürt algısını nasıl tarif edersiniz?

Ne kast ettiğinizi anlıyorum; fakat yine de “Anadolu muhafazakârlığı” biçiminde bir tarifin, bir adlandırmanın içerdiği riskleri de konu etmeli. Sosyal bilimlerde böyle adlandırmalar yapılıyor; çoğunlukla da topyekûn bir insan grubuna haksızlık etmemek ya da söz konusu insan grubu içerisinde yer alıp da temel motivasyonları bakımından farklı olanları birbirlerinden ayırmak için böyle tasniflemelere gidilir. Fakat bunun, imgesel bir tahayyülü sürekli devreye sokması riski de var. En başta da insanı teoriden ve düşünceden uzaklaştırarak belirli bir öznellik tipini; şunu seven, buna kızan, şundan nefret eden, şuna öfkeli olan halleriyle esasını anlık duygulanımların oluşturduğu bir insan tipini merkeze alıyor bu türlü adlandırmalar. Bu da örneğin bir mekân olarak, bir toprak parçası olarak ‘Anadolu’nun niteliğini tam da bu muhafazakârlığın tesis etmesi anlamına geliyor. Yani toprağa dair bir tahayyülü, üstelik en nihayetinde gasp edilmiş bir toprağa dair bir tahayyülü evrenselleştiriyor. Ya da başka türlü ifade edersem, güncel çatışmalar ve gerilimler içerisinden yapılan adlandırmalar çoğunlukla anlık duygu durumlarımıza yanıt verdikleri için mekânı da tarihsizleştirebiliyorlar.

Fakat dediğim gibi, ne kast ettiğinizi anlıyorum ve kast ettiğiniz şeye sosyolojik bir çerçeveden değil de tarihsel ve siyasal bir çerçeveden bakma eğilimim daha güçlü oluyor. Zaten bir sosyolog da değilim. Bu tarih bize ne söylüyor sorusunu değil de neden pek bir şey anlatamıyor sorusunu sorarak yol almak güncel durumumuzun yarattığı ideolojik yanılsamaları da görünür kılacaktır sanıyorum. Malumunuzdur; bir süredir Türkiye’deki gerçek çatışma, en görünür ve üstelik ne yazık ki kanlı da olan çatışma Kürt Hareketi ile devlet arasındaki çatışma olduğu halde, sanki asıl çatışma Türkiye’nin seküler ve ‘ilerici’ güçleriyle dindar ve ‘gerici’ güçleri arasındaki bir çatışmaymış gibi sunuluyor. Dolayısıyla İslamcılar karşısında en doğru, en haklı pozisyonu kendisinin aldığı varsayımıyla hareket eden bir özne, toplumun geri kalan bütün kesimlerini bu çatışmasının tartısıyla tartıyor: Kendisine yakın durmak ya da hain olmak! Dolayısıyla asli çatışmayı ‘ilerlemeciler’ ile ‘muhafazakârlar’ arasındaki bir çatışma olarak kodladığımız anda zaten hem mekân hem de tarih ufuktan kayboluveriyor. Asli çatışmayı böyleymiş gibi sunmak bu çatışmaların başlangıçlarını da ezeli-ebedi bir mitsel zamana dönüştürerek berkitiyor. Yani aslında sonradan ortaya çıkmış bir ‘ilerlemeci’ grup, örneğin 1908 Devriminde Ermenilerin rolünü büsbütün görünmez kılabiliyor; sanki bu topraklarda yaşayan diğer halklar hiç bu topraklarda yaşamamış gibi bir tahayyülü geçerli kılmak yönündeki ideolojik bir tuzaktır asli çatışmayı böyle kodlamak. Düşünceyi de akamete uğratan, hatta felç eden bir yanı var bu tuzağın. Sürekli suçlayıcı ve eleştirel bir dille, ezber okumalarla, olup biteni anlamaya dönük konum almaktan ziyade kendi imgeleminin temel refleksleriyle görünür olan bir söylem bu. Örneğin Kemalizm eleştirisi yaptığınızda söylediğinizin anlamına bile bakmaksızın sizi İslamcı edebiliyor ya da yine örneğin Abdülhamit eleştirisi yaptığınızda yine ne dediğinizin önemi olmaksızın İttihatçı ilan edilebiliyorsunuz. Bunu yapabilir bir konumda yer almanın bir konforu var elbette; herkesi yargılayabildiğiniz, dolayısıyla muhatabınızı da ya “Öyleysem öyleyim ulan!” ya da “Hayır, hayır, yanlış anladınız” demekten başka bir seçeneğinin olmadığı bir duruma sürükleyebildiğiniz bir iktidar stratejisi içeriyor bu konumlar. Yargıyı veriyor, muhatabını da yalnızca bir aklanma telaşı ve çabasıyla baş başa bıraktığını düşünüyor. AKP’nin hukuku nasıl işlettiğini hatırlamaya gerek var mı bu ucuz entelektüelliğin tam da İslamcı iktidar biçimiyle ne kadar benzer olduğunu açığa çıkarmak için?

Bu nedenle sorunun temellerini AKP’nin mobilizasyonunda ya da İslamcılıkta değil de modern devlet oluşumunun kendisinde aramak gerektiği kanaatindeyim. Örneğin 6-7 Eylül olaylarında, yine aynı simgeler yoluyla kitleler Müslüman olmayan topluluklara karşı mobilize edildiğinde AKP daha ortalıkta bile yoktu. Yine örneğin Erzurum Kongresini, Sivas Kongresini yakından incelerseniz orada da aynı dinsel ve milli simgelerin seferber edildiğini görürsünüz. Bu devlet, şiddetini, nerede ortaya çıkarsa çıksın bir tür ‘İlahi şiddet’ olarak öne sürmüştür. Bu 1915’te de böyledir, Dersim 38’de de böyledir, 6-7 Eylül’de de, Maraş’ta da, Sivas’ta da. Eğer böyle olmasaydı örneğin Yahya Kemal, 1922 yazının sonlarına doğru şu şiiri yazar mıydı? “Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi / Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi / Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın, / Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın!” Ve bu şiir Efrîn’e yönelik işgal saldırılarında hemen hatırlanıp seferber edilir miydi yeniden? Dolayısıyla neyin hatırlandığına ve hatırlanan şeyin kendisinin de nasıl bir dünyada ve ne karşısında geliştirilmiş olduğuna dikkat etmek gerekiyor.

2000’li yıllarda Duvarlara “Allah tektir, ordusu Türk’tür” yazmış bir askeri gücün bu sembolik konumunu Yahya Kemal’den ayrı düşünmek mümkün müdür şimdi? Ya da Mithat Cemal Kuntay’ın 1938’de yayınlanan “On Beş Yılı Karşılarken” başlıklı şiiri… “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır / Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Hepsi de derin bir korkuyu, keskin bir anksiyeteyi ele veren şeyler bunlar. Yine örneğin son iki dizesi, 30 Ağustos Savaşının ardından yapılan ilk TBMM oturumunda bizzat Mustafa Kemal tarafından okunan Vatan Hisleri başlıklı M. Cemal Kuntay şiiri: “Altına yatarken de bizimdir yerin üstü, / Bir kal’e olur toprağımız vecde gelir de; / Dağlar, kayalar göğsümüz üstünde tepinse. / Düşmanları biz ram ederiz kan kesilir de. / Deryaları kan, taşları bitmez kemik olsa, / Bir son nefesin aynı olup bitse nesîmi / Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hatta, / Çekmez kürenin sırtı o tabût-ı cesîmi.” Yani son iki dizede “Ölmez bu vatan varsayalım ölse bile / Çekmez dünyanın bedeni bu kocaman tabutu” diyor. Bu nasıl bir ergen-erkek halidir aslında? “Varlığım olay, yokluğum koyar” diye dünyaya ‘atarlanan’ bir ergenlik!

İşte bizlere temel çatışmaymış gibi sunulan şey, Marksist bir perspektife de başvuracak olursak, gerçekte temel çatışmanın üzerini örten bir baskın çatışmadır. Yoksa aynı kişilik tipi, aynı semboller, aynı mitolojiler (İşçi Partisi gibi, küçük ve önemsiz de olsalar semptomatik değeri yüksek oluşumların bu İslamcı-faşist çizgiye bu kadar yanaşabilmelerinin nedeni de budur)… Yani adeta İslamcılar şunu diyorlardı/diyorlar: “Devletin bir tür saf şiddeti devreye sokmasının ‘gerektiği’ her seferinde bunu İslam aracılığıyla yaptınız; dolayısıyla iktidar bizim hakkımızdır.” Örneğin Erzurum Kongresini Erzurum’da toplamanın özel bir anlamı vardır: Ermenilerden ‘temizlenmiş’ ilk bölgedir burası. Yine yeşil sermayenin en çok önem verdiği, en çok kaynak akıttığı şehirlerden biri olan Kayseri de 1915’e kadar oldukça yoğun bir Ermeni ve Rum nüfusu barındırıyordu. Yani AKP ile birlikte bir tür ‘gaspın’ sonunun geldiğine inanan bir grup iktidara gelmiş oldu. Erzurumlunun, Kayserilinin iktidarıdır bu. Gasp edilen şeyin de bizatihi Türkiye’nin kuruluşu esnasında devreye sokulan sistematik şiddet biçimlerinin gerçekleşmesinde kullanılan İslami söylem olduğu kanaatindedirler. Dolayısıyla duygu dünyaları biraz doğallayın 1921 Anayasasına daha yakındır. Bunun karşısında malumunuz, 1924 Anayasası duruyor. 1924’ün hemen arkası Şeyh Said Ayaklanmasıdır mesela. Yani Cumhuriyet taklidi yapan bir Cumhuriyetin ilanıyla 1921’in öngördüğü adem-i merkeziyetçiliğin fiili olarak lağvedilmesi ve 1924’te yeni anayasayla birlikte tam tekçi bir mantığın iyice yerleştirilmesi… Olağanüstü halin askeri idaresi anlamına gelmek üzere ‘sıkıyönetim’ fikriyle de ilk defa 1924’te karşılaşıyoruz. Bu açıkça hukuksal ve yasal bir hazırlık anlamına geliyor. İlk sıkıyönetim ilanının Şeyh Said Ayaklanması üzerine 24 Şubat 1925-23 Aralık 1927 tarihleri arasında olduğunu hatırlatalım. Tabi bir de ‘sıkıyönetim’ teriminin hukuktaki ‘istisna hali’ kavramıyla ‘askeri yönetim’ kavramı arasındaki sınırları bulanıklaştırdığını, bu ikisini iç içe geçirdiğini de belirtmekte fayda var.

Neden?

Çünkü askeri yönetim askıda dahi olsa bir sivil yönetimi varsayan, bu anlamda sivilleşmeyi olağan sonuç ya da hedef olarak gören bir terim. Oysa sıkıyönetim meseleyi bütünüyle ‘keyfi’ bir düzleme taşır ve deyim yerindeyse bir sürekli olağanüstü hal rejimi yaratır.

Bunun metaforik anlatımı, sürekli bir doğum halinde ve doğum sancıları içinde kalan, ama bir türlü doğamayan bir ülke biçiminde olabilir. Doğumun olabilmesi için üzerindeki karabasanları dağıtması gerekiyor; fakat her iki sembolizm biçimi de en nihayetinde bu bitimsiz ve sonuçsuz doğum sancıları anına kilitlenip kalıyor. AKP’nin köken saplantısı da bununla ilgili. İslamcılar bu doğumu yaptırabilmek için kökenleri geri çağırdılar. Ya da belki de kendileri ‘doğabilmek’ için yaptılar bunu. Örneğin Sultan Abdülhamit’i geri çağırmaları elbette Neo-Osmanlıcılıkla ilgili bir boyut taşıyor; fakat bir yandan da modern Türk Devletinin durumuna yine bu devletin kökenlerine giderek bir yanıt geliştirme arzusuyla da güçlü bir bağı var bunun. Doğumu gerçekleştiremedikçe daha da geçmişe giden, daha da giden bir hale savruldu Türkiye İslamcıları. Çünkü krizi yanlış teşhis ettiler ve bir Avrupa atasözünün dediği gibi, en büyük günah doğru bir şeyi yanlış nedenlerle yapmaktır. Teşhis edemedikleri kriz, İttihatçı geleneğin kurduğu devletin yalnızca seküler kesimi değil, İslamcıları da çoktan ucubeye dönüştürmüş olduğuydu. Bu ucube halleriyle yüzleşmemek için durmaksızın kıyafet değiştiriyorlar. Açık ya da örtük giyinmek, ne önemi var ki artık bunun? Mühim olan o sürekli kıyafet değişiminin tam da bu ucube halin görünmesini engelleme amacı gütmesi değil mi? İster emanet vals gösterileri olsun, ister düğünlerde Mevlevi semazenlerinin gösterileri olsun! Eğer kendisine yanıt geliştirdiğiniz sembolizm bir ucubeyse, geliştirdiğiniz yanıt da ucube oluyor. Bir ve aynı kâbusu farklı rüyalarla örtme arzusudur bu gerçekte. Dolayısıyla birinin rüyası ötekinin kâbusu olarak beliriyor. Oysa o temel kâbus, o karabasan birbirlerinde gördükleri şey değil; ama yukarıda sözünü ettiğim ‘gasp’ duygusunun çalışabilmesi için bu yanılsamaya ihtiyacı var İslamcıların. Bir karabasana verilmiş iki ayrı yanıt var ortada, fakat her ikisi de bu karabasanla gerçek bir yüzleşmeye gitmek yerine, bunu bir diğerinde, bir diğerinin rüyasını kâbus olarak görmek suretiyle teşhis ediyor, çünkü birbirlerinin canavarsı ikizleri durumundalar. Bir ve aynı kaynaktan çıkıp geliyorlar ve birbirlerine katlanamama nedenleri de bu ‘aynılık’. Her ikisi de bir ‘yerleşme’ sorunu yaşıyor. Bitmek bilmez doğum sancıları derken kast ettiğim de böyle bir şey. Bir türlü ‘yerleşemeyen’ ama bunun yarattığı köksüzlüğün ürettiği bir daimi anksiyete içinde kalan bir siyasal durum…

Bahsettiğim gasp duygusu ve bu duygu etrafında oluşmuş olan imgelem Kürtlere de yer açıyordu. En nihayetinde iki Müslüman halk olarak birlikte yapmıştık her ne yapmıştıysak. Bu nedenle bir gaspın, bir el konmuşluğun telafisi duygusuyla hareket eden İslamcıların imgeleminde Kürtlere de yer vardı. Fakat kabusun derinliklerine daldıkça ve teşhis de yanlış konulmuş olduğu için rüya kabusu örtemedi. Tam bu dönemde Erdoğan PKK’nin Marksist-Leninist olduğunu haykırmaya başladı. Bu artık açıkça Kürtleri bir imgelemin dışına atmak anlamına geliyordu. “Birlikte yaptık, gerekirse size de yaparız” anlamına geliyordu aslında bu. Sözünü ettiğim ‘yerleşme’ sorunu sekülerinden İslamcısına bütün Türk toplumunu yutmuş durumdaydı artık. Yirminci yüzyıl başlarının bütün anksiyeteleri yeniden dikilmişti karşımıza. Gerçek bir kâbus duruyordu artık önümüzde. Üzerini hiçbir rüyayla örtemeyeceğimizi bildiğimiz, uyanamama korkusu içinde kaldığımız bir kâbus…

BİTTİ

 
 

Abdurrahman Aydın kimdir?

Abdurrahman Aydın, Hacettepe Üniversitesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Antik Yunan’daki temel siyasal kavramların değişim-dönüşümlerinin izlerini sürmeye çalışan bir tez ile Ankara Siyasal’da tamamladı. Ardından postkolonyal teoriye doğru yelken açtı. Felsefi bakımdan kendisini Platoncu olarak tanımlıyor. Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza attığı için akademiden kovuldu. Akademisinden kovulmasından, bir gurur nişanı olarak söz ediyor.