
Krizden küreselleşmeye
Teknolojik gelişmenin ciddi anlamda büyüdüğü ve “devrim” olarak nitelendirildiği bu dönemde, Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar’da resmettiği şekliyle, bant sistemleri üzerinde yapılan ağır sınai üretimin yerini, “high tech” (yüksek teknoloji) makineler, robotlar ve otomasyonla yapılan üretim aldı.
Teknolojinin olanaklarının yoğun olarak kullanıldığı, post-fordist üretim tarzı olarak anılan bu yeni üretim rejiminde; ademi merkeziyetçi (yerel), üretimde esnekliğin temel alındığı bir döneme girildi. “Esnek üretim” de denilen bu biçimde üretimde verimlilik, süreklilik ve çeşitlilik sermayenin asıl iddiası olarak belirlendi. Post-fordist üretim biçimi, “esnek uzmanlaşma” ve “yalın üretim” olmak üzere iki ana düzlemde şekillendi.
Değişen taleplere anında cevap verecek “ürün esnekliği”, bir üründen başka bir ürüne doğrudan geçmeyi sağlayacak teknoloji esnekliği, niteliksiz iş gücünün yerine nitelikli iş gücünün yerine ikame edilmesi durumunu tarifleyen “emek esnekliği” esneklik kavramlaştırmasının içeriğini oluşturmaktaydı. (1)
İşverenin ihtiyacı kadar çalışmaya olanak sağlayan “çalışma süresinde esneklik”, ihtiyaç kadar çalışanı istihdam etmeye olanak sağlayan “işgücünde esneklik” ve birden fazla işverene bağlı olarak ve/veya birden fazla işyerinde çalışmaya imkan sağlayan “işyerinde esneklik” olarak da detaylandırmak mümkündür.
İlk kez Japonya’da uygulanan “yalın üretim”; toplam kalite, tam zamanında üretim, yerinde denetim, sıfır hata anlayışının temel ilkeler olarak ortaya çıktığı üretim modeliydi. Bu esnek üretim modelinde işçilerin üretim sürecinde görece etkisinin arttığı, üretim süreci içerisinde işçinin nitelikli hale geldiği ve üretimde verimlilik elde edildiği iddia ediliyordu ve sermaye birikimi düşünüldüğünde çok olumlu sonuçlar verdiği söylenebilir.
Sermayenin hareketi ve denetimi açısından esneklik getiren bu yeni üretim biçiminin emek cephesine yansıması ise hiç olumlu olmadı.
Bilgi ve iletişim teknolojileri ve bu teknolojilerin olanaklı kıldığı küresel ağlar sayesinde üretim ve satış küreselleşirken, gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş kapitalist ülkelerin bütünleşmesi süreci hızlandı. (2)
Bu sayede sermayenin üretim sürecinde mekan ve insan, sonrasında pazar imkanı sınırsız hale geldi.
Beyaz yakalılardan taşeronlaşmaya
İleri teknolojinin üretime girmesiyle birlikte nitelikli emeğe olan ihtiyaç görece arttı. Bilgi teknolojilerinin hızla gelişimi, bu alanda üretim yapacak çalışan ihtiyacını artırdı ve kol emeği yoğun alandan, “beyaz yakalı” olarak tabir edilen ve çoğunluğunu hizmet sektörü çalışanlarının oluşturduğu alana önemli bir kayış oldu. “Çekirdek” olarak kavramsallaştırılan; ürünü tasarlayan ve nitelikli işgücünü oluşturan bir kesim emek sürecinde yerini alırken, “çevre” diye tanımlanan çeperdekiler niteliksiz hale geldi. Ve bu geçiş doğrudan artık değer üretmeyen emek gücünün, yedek iş gücü olarak tutulmasına ve düşünülmesine olanak sağladı. Yaşanan krizlerde işini ilk kaybedenler, hizmet sektörü çalışanları oldu. Daha önce nitelikli emek olarak sınıflandırılan işler niteliksizleşti. Makine kullanımı nitelikli işgücü olarak kabul görürken, robot teknolojisi bu ihtiyacı karşılar hale geldi.
Otomasyonun kullanımı bir yandan yaşamı kolaylaştırırken, öte yandan emek gücüne ihtiyacı önemli bir oranda azalttı demek yanlış olmayacaktır. Yaşanan dönüşümle birlikte yeni meslek alanları ortaya çıktığı söylenebilir ancak ihtiyacı karşılayacak oranda gerçekleştiğini söylemek güçtür. Özellikle teknoloji üretemeyen ülkelerin “çekirdek”te yer alması pek mümkün görünmüyor. Tasarımın ve zihinsel üretiminin teknoloji üreten kuzeyde yoğunlaştığı ve diğer “çevre” ülkelerin ise nitelikli emeğe ihtiyaç duyulmayan süreçlerde kendine yer bulabildiği söylenebilir.
Teknolojinin gelişimiyle paralel şekilde ilerleyen bu yeni süreçte çalışanların payına düşen, büyük oranda, güvencesizlik, ağır çalışma koşulları, işsizlik veya yedek işgücü olma hali ve buna karşın örgütsüzlük/örgütlenememe sorunudur diyebiliriz. 1850’lerdeki İngiliz işçi sınıfının çalışma koşullarını aratacak bir boyuta gidildiğini söylemek çok da abartı olmayacaktır.
70’lerde İtalya’da ilk uygulaması ortaya çıkan “yerinde üretimin” ve yaygın adıyla taşeronlaştırmanın o dönemde yaşanan kitlesel işçi grevlerinin hemen ardından başlaması tesadüf değildir. Bu bir yandan üretimi parçalı hale getirirken, öte yandan parçalanmış ve dolayısıyla örgütlü yapıları dağıtılmış işçiler üzerinde işverenin kontrolünü artırmıştır. İşçiler farklı yerlerde çalıştırılarak, işçi örgütlenmesinin ve sınıf hareketinin önü alınmıştır.
“Yalın üretim”in ilk kez hayata geçtiği ülke Japonya’daki en büyük ikinci federasyonun ‘Kiralık İşçiler Federasyonu’ olması oldukça anlamlıdır.
Sosyal devlet anlayışının Avrupa’daki beşiği olarak bilinen Almanya’da Türkiye’deki Özel İstihdam Büroları‘na benzer şekilde “Job Center” tarzı yapılar üzerinden taşeron çalışma yaygınlaşmaktadır. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Dr. Gaye Yılmaz’ın bir sunumunda paylaştığı REAL örneği oldukça çarpıcıdır. REAL’de kasada görevli bir çalışan gündüz REAL’e taşeron hizmeti veren bir şirkete, öğleden sonra başka bir taşeron şirkete çalışıyor. Toplam 7 saat çalışma süresi içinde 3,5 saatte bir ara vermesi gerekirken 3,5 saatlik dilimlerde iki ayrı firma tarafından çalıştırılıyor olması ara verme gereğini ortadan kaldırıyor. Ve böylelikle işçi 7 saat boyunca aralıksız çalıştırılabiliyor.
Güvencesizlik, ucuz işgücü ve örgütlenmeler
İsmi kapitalizmle ve bağlı olarak sosyal güvensizlik ve güvencesizlikle özdeşleşmiş ABD’de güvencesizliği, güvence altına almak ve kalıcı hale getirmek için Kalıcı Kiralık İşçilik (Kalıcı Geçicilik - PER-TEMP) uygulaması hayata geçirilmiş durumda. İngiltere’de milyonlarca insan 3S - Sıfır Saatli Sözleşme (Zero Hour Contract) ile çalışıyor. İşveren ve işçi arasında süreli bir sözleşme yapılmıyor. Patron istediği zaman işçiyi işe çağırabiliyor ve işçi çalıştığı süre kadar ücret alıyor.
Teknoloji üreten “çekirdek” ülkelerde hal böyleyken bağımlı, sermayenin pazarı ve ucuz işgücü kaynağı az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde durum daha kötü bir hal alıyor.
Hindistan dünya bilişim sektörünün ucuz işgücü havuzu olarak nitelendiriliyor. Avrupa ve ABD bir yandan Hindistan’dan bilişimci ithal ederken, diğer yandan Hindistan’da kurdukları tesislerde, ülkeler arasındaki saat farkını kullanarak üretimi 24 saat sürekli hale getirebiliyor.
Dünyanın en büyük IT şirketi Apple’a iPhone üreten Çin’deki Foxconn fabrikasında, günde 10 saat ve 6 gün çalışmak zorunda olan işçilerin aylık maaşları sadece 350-400 Dolar. Bu miktar Apple’ın tek bir iPhone 5 satışından elde etmeyi hedeflediği 442 Dolarlık karın yanına yaklaşamıyor.
Yaşamına kendisini yakarak son veren ve Tunus’taki halk isyanının sembolü haline gelen 26 yaşındaki Tarık el Tayyib Muhammed Buazizi’nin işportacılık yapan bir bilgisayar mühendisi olduğu biliniyor.
Türkiye’de de durum sayılan örneklere benzer şekilde ilerliyor. Teknolojiyi üreten kesimler içerisinde sayabileceğimiz, bilişim çalışanları da dahil olmak üzere beyaz yakalı olarak tabir edilen ve çoğunluğu hizmet sektöründe çalışan kesimlerin, mavi yakalı işçilerle farkları belirsizleşiyor. Özellikle teknokentlere, plazalara sıkıştırılmış bu kitleler için güvencesizlik, 12-16 saate varan çalışma süreleri ile bedelsiz fazla mesailer artık yaşamlarının bir gerçeği olmuş durumda. Görece iyi ücret alanları da çoğunlukla aldıkları ücreti harcayacak vakit bulamamaktan şikayet ediyor. Bu kitlenin en belirgin özelliği işçi konumlarını içselleştirememiş olmaları olarak ortaya çıkıyor. Üniversite eğitimi almış olmaları, sınıf atlama beklentileri, aile ve toplumsal baskılar bu durumu içten içe hisseden ama yüksek sesle dillendiremeyen bir kitle oluşturmuş durumda. Bir kitaba da ismini veren “Boşuna mı Okuduk?” bu kesimin ortaklaşmış kaygısı ve sorusu olarak karşımıza çıkıyor. (“Boşuna mı Okuduk?” Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği-İletişim Yay.)
Buna karşın, “Beyaz Yakalı” örgütlenmesine yönelik çalışma yapan birçok örgüt ve hareket farkındalık yaratma gayreti içerisinde. Bilişim çalışanlarının örgütlenmesi üzerine çalışmalar yapan Bilişim Çalışanları Dayanışma Ağı (Biç-Da), plazalarda çalışanların örgütlenmesi üzerine faaliyet yürüten Plaza Eylem Platformu ve çağrı merkezi çalışanlarının örgütlenmesi üzerine yoğunlaşan Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği beyaz yakalı örgütlenmelerinin en önemlileri arasında sıralanabilir.
Sonuç olarak
Teknolojinin itici güç olduğu bu yeni üretim rejiminin üreten kesimler için anlamının daha fazla sömürü olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak bunu sorumluluğunu teknolojiye yıkmak ve buradan doğru bir düşman yaratmak anlamlı değildir. Teknoloji, sermayenin karını maksimize etme, birikimini artırma ve emek üzerinde sınırsız tahakkümü ve sömürüsü için önemli bir araçtır. Ama sadece bir araçtır ve bu araç amacının karşıtına dönüşebilmektedir. Teknolojiyi ve yarattığı olanakları diyalektik yaklaşımla değerlendirmek doğru olacaktır. James Petras’ın Kamusallık Yeniden Çalıştayı’na gönderdiği sunumunda işaret ettiği nokta önemlidir: “Enformasyon Teknolojileri bir yandan emperyalist ‘küreselleşme’yi kolaylaştırarak özellikle finansal sermaye akışını hızlandırmakta, diğer yandan internet, halk hareketlerinin iletişimini kolaylaştırması ile birlikte, alternatif eleştirel analiz kaynakları sağlamaktadır.”
Teknolojiyi sistem karşıtı mücadele için bir araç ve başta İnternet olmak üzere bu aracın sağladığı ortamları mücadele alanı olarak düşünmek daha doğrudur. İnternet ve sosyal medyanın, insan yaşamının doğrudan bir parçası haline gelmiş olması artık yadsınamaz bir gerçektir. James Petras’ın deyimiyle “Masaüstü Militanları” yarattığı ve buradan doğru mücadeleyi sanallığa sıkıştırma tehlikesi de yarattığı gerçektir. Ancak bu gerekçeden hareketle bu alanı reddetmek veya yüz çevirmek, insanlara ulaşmanın en kolay olduğu alanda mücadeleyi terk etmek anlamına gelecektir. İktidarların, İnternet’i sürekli tahakküm altında tutma ve şekillendirme gayreti, bu alanın terk edilemeyecek olduğunun somut bir göstergesidir.
Özellikle sendikaların, güvencesiz ve taşeron çalışmanın belirleyici olduğu bu değişen üretim biçimine göre yapılarını yeniden düzenlemeleri ve gelişen teknolojinin olanaklarını bu süreçte kullanmaları önem arz etmektedir.
Tunus’ta başlayan ve Arap coğrafyasına yayılan halk isyanlarında, Wall Street işgal (Occupy) eylemlerinde ve en son Türkiye’de yaşanan Gezi kalkışmasında teknolojinin sistem için ne denli tehlikeli bir araca dönüşebileceği somutlanmıştır. Roboskî gibi bir katliamın da, Gezi gibi bir isyanın da teknolojinin bu ikili karakterinin sonucu olduğu unutulmamalıdır.
Marx’ın “kendinde sınıf”tan “kendi için sınıf”a olarak tariflediği nitelik sıçraması teknolojinin de konumu açısından belirleyici olacaktır. Teknolojinin ve özellikle bilgi teknolojilerinin etkisiyle yaşanan bu denli hızlı gelişim, işçi sınıfına, önceleri, tartışmalı bir kavram olan “orta sınıf”la ifade edilen, yeni bir kitlenin katılımının da önünü açmıştır. Teknolojiyi üretenlerin artık işçi kimliği daha belirginleşmiştir ve fabrikada olmasa da, klavye ve monitör başında üreten onlar, onların elleri ve beyinleridir.
Ve bu işçi kesimi, kim olduğunu, kim ve ne için ürettiğini kavradığı gün teknolojinin çelişkili konumu emekten ve insandan yana şekillenecektir.
TAYLAN ÖZGÜR YILDIRIM/ Bilgisayar Mühendisi
KAYNAK
1- Prof.Dr. Tülin Öngen, İleri Teknoloji ve Çalışma İlişkilerinin Değişen Paradigması
2- Doç.Dr. Funda Başaran Özdemir-Enformasyon Toplumu Politikaları ve Gelişmekte Olan Ülkeler