Medyanın devlete, yasalara ve halka karşı ne kadar sorumlu olup ne kadar bağımsız olması gerektiğine dair tartışmalar medyanın tarihi kadar eskidir belki de. Kimi bakış açılarına göre yasalar çerçevesinde hizmet vermesi gereken medya kuruluşları ve haberciler, ülkenin geri kalan tüm bireylerinin de tabi olduğu yasalar çerçevesinde faaliyetlerini yürütmelidirler. Diğer bir görüşe göre ise asli sorumluluğu bağımsız ve tarafsız habercilik olması gereken medyanın özgürlük ve hareket alanı oldukça geniş olmalı; öyle ki gerektiğinde halkın tahammül sınırı ve tabularının bile ötesine geçmeye imkan verebilmelidir. İşin ilginç tarafı da şudur ki ilk tanımladığım bakış açısının normalde daha muhafazakar görüşlü insanlara ait olması gerekirken; ikincisi daha özgürlükçü ve sol görüşlü insanların savunacağı tarzda bir tanımlama gibi görünmekte.
Oysa İngiltere’de son yılların en büyük olaylarından biri olan ‘Leveson Soruşturması‘yla ortaya öyle bir görüntü çıktı ki sanki Muhafazakar Partili başbakan Cameron ve Murdoch’un sahibi olduğu medya grubu medyaya sınırsız özgürlük isteyen taraftaymış gibi görünürken, sol eğilimli İşçi Partisi ve The Guardian gibi gazeteler daha ziyade yasal denetim isteyen tarafa geçmiş gibi görünüyorlar. Bu sıra dışı ve hatta absürt durumun ise sebebini anlamak için ise olayın detaylarına inmemiz gerekiyor. Trajik bir cinayete kurban giden bir genç kızın ailesine ait sesli mesajların Murdoch medya imparatorluğuna ait bir gazetenin muhabirleri tarafından dinlenerek haber yapılmasıyla başlayan Leveson Soruşturması kapsamında Başbakan David Cameron ve Murdoch grubunun sahibi Rupert Murdoch’da dahil olmak üzere tanınmış birçok isim ifade vermişlerdi. Soruşturma birçok televizyon kanalı ve internet üzerinden canlı yayınlanmış, bütün detayların kamuoyuyla paylaşılması sebebiyle şeffaflığın sınırlarını bir hayli zorlamıştı.
Resimdeki eksik parça ise şu, daha önce Tony Blair döneminde uzun yıllar İşçi Partisi’ne destek vererek neredeyse onları iktidarda tutan Murdoch, Cameron’ın başbakan seçildiği seçimlerden hemen önce ani bir dönüş yaparak Muhafazakar Parti’yi desteklemeye başlamıştı. Eh çıkar dünyası; bu yüzden bu dönüş normal. Tabi Murdoch sayesinde başbakan seçilen Cameron’un söz konusu Murdoch’un çıkarlarını savunmak olunca hangi argümanları kullanabileceğini tahmin etmek size kalmış. Cameron, Yargıç Brian Leveson’ın 2 bin sayfalık raporunda yer alan birçok noktaya katıldığını, basında yeni bir denetim sistemine ihtiyaç olduğunu ancak bu sistemin yasayla desteklenmesinin gerekli olmadığını belirtti. İngiltere basınının ezici bir çoğunluğu Murdoch’un elinde olduğu için (tıpkı Türk medya patonu Aydın Doğan gibi) basını devletin ve tabi hukukun denetimine sokma fikrine karşı en çok sesi çıkacak olanın da Murdoch ve onun yandaşlarının olması işten bile değildi. Buna karşılık İşçi Partisi ve hatta Liberal Demokrat Parti’nin bu yasanın arkasında durması ise yine sırf Murdoch düşmanlıklarından dolayı olabilir; aksi takdirde sansürün başlangıç noktası olarak tanımlanabilecek bir yasaya arka çıkmaları kendi savundukları fikirlerle de çok örtüşmüyor.
Bu hafta, Leveson Raporu doğrultusunda hazırlanan ve basının denetlenmesine dair bir plan Kraliyet onayı alarak yasalaşmış oldu. Hükümetin büyük ortağının gönülsüz bir şekilde katkı sunduğu bu plan doğrultusunda devlet destekli yeni ve kısmen bağımsız bir yapılanma, bu oluşuma dahil olan medya kuruluşlarını belirli konularda çekidüzene sokacak ve gerektiğinde şikayetler doğrultusunda denetleyebilecek. Sisteme dahil olmayan medya kuruluşları ise gelen şikayetlerden direk sorumlu tutularak gerektiğinde yüksek miktarlı tazminatları ödemekle yükümlü tutulabilecekler. Demek ki yeri geldiğinde, diğer bir deyişle çıkarlar söz konusu olduğunda, baskıcı ve muhafazakar kesimler de özgürlük havariliğine soyunabilirlermiş. İnsanın bu durumlarda muhafazakarlara bağıra bağıra “gölge etme başka ihsan istemem” diye seslenesi geliyor.
Telekulak skandalında son perde
İngiltere Gündemi