Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Newroz Çağrısı çok büyük bir yankı yaptı. Çağrı içte ve dışta çok büyük bir etkide bulundu. Son on gündür gündemin birinci ve tek maddesi olarak bu çağrı tartışılıyor. Çağrı, tarihin en kuvvetli özgürlük ve demokrasi çağrısı olarak görülüyor. Tarihte insanlık adına gerçekleştirilen büyük hakikat çağrılarının bir devamı ve uygulanması olarak değerlendiriliyor.

Bir yandan bu çağrı çok yaygın bir biçimde tartışılırken, diğer yandan da bu çağrı temelinde yeni bir süreç geliştirebilmek için büyük bir çaba harcanıyor. Bu konuda Kürt tarafı Önderi, Hareketi ve halkıyla tam bir birlik ve bütünlük içinde çok yoğun bir çaba harcasa da, bu tutum ve çaba hak ettiği karşılığı şimdilik tam olarak bulamıyor. Bu da istenen adımların hızlı ve tam atılmasını geciktiriyor, yeni sürecin gelişimi üzerinde leke oluşturuyor.
Bir konuda tüm farklı ve karşıt güçlerin tam bir birlik içinde oldukları gözleniyor. En azından görüntü böyle. Ağzını açan herkes “Akan kan dursun, bu yara kanamasın” diyor. Söyleyenlerin ne kadar tutarlı oldukları, sözlerine inanıp inanmadıkları bir yana, bir temenni olarak bu sözler adeta her taraftan ve herkesten yükseliyor.
Bir temenni olarak bu sözlerin elbette büyük bir değeri var. Çok geniş bir görüş birliğinin oluşturulması bu sözlerin önemini daha da artırıyor. Öyle ya, eğer kandan beslenmiyorsa kim ister kan dökülmesini? Eğer birazcık insanlık vicdanı varsa, her gün gençlerin ölümünden yana olunur mu? Görünüşte de olsa bu sorular çerçevesinde birlik olunması yine de umut veriyor.
“Akan kanın durması” için çalışmak elbette en değerli insani ve siyasi çalışma oluyor. Fakat bu sözü söylemek, en geniş birlik halinde söylemek, çok sık söylemek, onu yaşanan bir gerçek haline getirmiyor. “Akan kan dursun” demekle kan akışı durmuyor. Bu konuda ciddi bir örgütlülük ve eylem gerçekleştirilmedikçe de, bunun bir temenni olmaktan öteye geçmeyeceği, bir gerçek haline gelmeyeceği anlaşılıyor.
Peki bu neden böyle? Niçin “Akan kan dursun” temennisi bu kadar geniş bir desteğe sahip olmasına rağmen gerçek haline gelmiyor? Bu durum temenni olmaktan çıkıp yaşanan gerçek haline nasıl gelecek?
Bu konuda çözümleyici görüş olarak elbette “Kanın niçin aktığına bakın” cevabını vermek gerekir. “Akan kan dursun” dileğinde herkes hemen hemen birleşebiliyor da, “Kanın niçin aktığı“ konusunda aynı birlik sağlanamıyor. Dahası birçok çevre “Akan kan dursun” temennisinden öteye bile geçmiyor. Bundan ötesini hiç düşünmek bile istemiyor. Bu kanın neden aktığı sorusunu kendine hiç sormuyor. Temenniyi gerçeğe dönüştürmeyen yaklaşım ve tutum işte bu oluyor.
Yeniden tanımlarsak, birçok çevre “Kanın neden aktığı?” sorusunu kendine hiç sormuyor ve cevap aramıyor. Bu soruyu soranların hepsi de aynı cevabı vermiyor. Bu konuda da görüş farklılıkları var. Bazılarına göre akan kanın nedeni “Terörün var olması”dır. “Terör”den kastedilen ise PKK olmaktadır. Dolayısıyla böyle düşünenlere göre “PKK yok edilirse” o zaman terör de yok olur ve akan kan durur!
Egemen devlet siyaseti, Kürdü inkar edip imha etmeye çalışan siyaset otuzbeş yıldır hep bunu söyledi. Çünkü kültürel soykırım rejiminin temel yöntemi asimilasyondu ve asimilasyonun başarılması da Kürtlerdeki her türlü örgütlülüğün dağıtılmasını gerektiriyordu. Kürtler PKK biçiminde örgütlenerek kültürel soykırım rejimini işlemez kılmışlardı. O halde kültürel soykırım rejiminin başarısı için PKK örgütlülüğünün dağıtılması ve tasfiye edilmesi gerekirdi. İşte “Terör bitsin” maskesi altında PKK’yi yok etme çabası bu anlama geliyor. “Akan kanın durmasını” PKK’nin yok edilmesine bağlamak, inkar ve imhadan yana olmak anlamına geliyor.
Kültürel soykırım rejimini yöneten bütün hükümetler bu görüşü esas aldılar. En son AKP Hükümeti de aynı görüşü esas alıyor ve dolayısıyla kültürel soykırımı başarıya götürmeye çalışıyor. Başbakan da, Cumhurbaşkanı da “PKK çıkıp gitsin, bu iş biter” diyor. Kanın durmasını PKK’nin bitirilmesine bağlayan herkes resmi devlet görüşünü esas alıp, kültürel soykırım rejiminin değirmenine su taşımış oluyor.
Halbuki gerçek bu görüşün tam tersidir. PKK akan kanın nedeni değildir. Dolayısıyla “Akan kanın durması“ PKK’nin yok olmasına bağlı değildir. PKK’nin dağa çıkıp akan kana vesile olması bir neden değil, çok iyi bilindiği gibi bir sonuçtur. Binlerce genç durup dururken ve boşu boşuna dağa çıkıp savaşmamaktadır. Çok güçlü bir neden olmasa, değil binlercesi, bir tanesi bile dağa çıkıp kan akmasına vesile olamaz. O halde binlerce genci dağa çıkarıp savaşa yönelten neden nedir? “Akan kan dursun” temennisinde gerçekten tutarlı olanlar, işte bu sorunun cevabını aramak durumundadır.
Kürt gençlerini dağa çıkıp savaşa zorlayanın mevcut “Kürt sorunu” olduğu artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Kürt sorunu da bir özgürlük sorunu, demokratikleşme sorunudur. Kürt kimliğinin inkar edilmesi, Kürt dilinin yasaklanması, Kürtçe anadil eğitiminin engellenmesi, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesine fırsat verilmemesi sorunudur. Bu sorunu yaratanın PKK olmadığı da açıktır. Tersine PKK’yi yaratan Kürt sorunudur. PKK’nin yaptığı Kürt sorununu açığa çıkarmak ve çözüm gücünü yaratmaktır.
Peki Kürt sorununu yaratan kimdir? Öyle ya, bu kadar devasa bir sorun durup dururken ortaya çıkmamıştır. Kürt sorununun 1920-1925 dönemindeki Ortadoğu sistemiyle yaratıldığı inkar edilemez bir gerçektir. Bu sistemi yaratanlar İngiltere ve Fransa’dır, bugün yöneten ise ABD’dir. Yine bu sistemin yarattığı devletlerin başında TC Devleti gelmekte ve Ortadoğu’daki bu sistemi doksan yıldır yürüten bölgesel güç de bu devlet olmaktadır. Demekki Kürt sorununu yaratan İngiltere ve Fransa, yürüten ise ABD ve TC’dir. Akan kanın nedeni de Kürt sorunu olduğuna göre, kan akmasına yol açanlar da Kürt sorununu yaratan ve yürüten güçler olmaktadır.
Demekki “Akan kan dursun” diyenler, eğer tutarlı olmak ve temenniden öteye geçmek istiyorlarsa, o halde kan akışına yol açan nedeni ortadan kaldırmak zorundadırlar. Bu da yukarıda kısaca tanımladığımız Kürt sorunudur. Yani akan kanın durması Kürt sorununun çözümüne bağlıdır. Kürt sorunu çözülmeden akan kanın durması mümkün değildir. Kürt sorunu çözülmedikçe, bugünkü PKK yok edilse de, yarın başka PKK’ler doğar. Demekki Kürt sorununun çözümü PKK’nin yok edilmesine bağlı değildir. Tersine PKK Kürt sorununu çözme gücüdür.
Kürt sorununun çözümü için, sorunu doğuran zihniyet ve politikanın değiştirilmesi ve yok edilmesi gerekir. Bu da sorunu yaratan İngiltere ve Fransa ile sorunu yürüten ABD ve TC’nin zihniyet ve politikalarının değiştirilmesi anlamına gelir. Bu zihniyet ve politika, doksan yıldır Kürt kültürel soykırım rejimi olarak icra edilmektedir. O halde Kürt sorununu çözmek, kültürel soykırım rejimini ifade eden zihniyet ve politikayı değiştirmek anlamına gelir. Akan kanın durması da bu zihniyet ve politikanın değişmesine ve kültürel soykırım rejiminin yok edilmesi ile mümkündür.
Demekki bugünkü akan kanın durmasını gerçekten isteyenler, kanı akıtan kültürel soykırım rejimine karşı çıkanlardır. Gerisi bir temenni veya boş laf olmaktan öteye gitmez.