Agamben, büyük edebiyatçıların yaptıkları işin asli niteliğinin, başımıza gelen şeyler dolayısıyla içerisine savrulduğumuz, fakat tam olarak ne olduklarını da kestiremediğimiz duygu durumlarının adını koymak olduğunu söylüyordu. Örneğin Dostoyevski ya da Tolstoy gibi yazarları bu kadar büyük yapan şey, kır toplumu durumundan modern bir toplum durumuna çok hızlı bir geçiş yapmış bölge halklarının bu yepyeni durumunun bir duygular envanterini çıkarmış olmalarıdır. Elbette insanlara, bu yeni insanlık durumunu düşünebilmelerini sağlayacak bir dil de sunarak… Bu anlamlıdır, çünkü en kötü şeylerden biri de herhalde insanın başına gelen ya da ‘tanıklık’ ettiği şeyleri düşünemez durumda kalmasıdır.

Buradaki mesele, bir siyaset pratiği üretme ya da üretememe meselesi değil. Ya da bir senaryo kurgulayıp ona uygun davranma ya da davranmama meselesi de değil. Buradaki mesele, olup bitenleri, içerisine kaydedebileceğimiz bir düşünce mekanından yoksunlukla ilgili. Bu türlü bir mekan yoksunluğunun vahim, insanı kahreden örneklerine pek çok kez tanık olduk, üstelik bir örneğini yakın zamanda yaşadık. Kendi düşünce mekanı olmayanın, nasıl da sömürgecinin sunduğu düşünme uzamlarına kaçtığını hep birlikte seyrettik, üstelik seyretmenin o ıstıraplı suç ortaklığı duygusuyla. Çünkü aldatıcı bir ideoloji iş başındaydı daima: Düşüncenin temsil edildiği hissine kapıldığımız o soyut mekan, cümleler duysun ki Türkiye ‘gösteri-toplumunun’ o bitmez gösterisinin sahnelendiği mekandır. Temsil örüntülerinin içerisinde yer bulma arayışı, yanılgı budur. Çünkü ‘temsil’e her kaçış, gerçeğin çölünden seraba kaçıştır. Temsil özneyi öldürür, yerine bir metafor koyar. Kendisi metafora dönüşmüş bir kimsenin, özne olarak düşünce üretebileceğini söylemek kuşkusuz mümkün değil. Bir zaman sonra, hep kendini tekrarlayan bir gösteren görünümüne bürünür bu özne; görselleştiği oranda da gösterinin bir parçası bile değil, bir yan ürünü olarak belirir. Düşüncesinin gücüyle değil, temsil örüntüleri içerisindeki iktidar alanıyla konuşacaktır artık. Sözün düşüşüdür bu. Burada aslolan, bundan böyle gösterinin kendisidir.

Bu gösterinin somut bir mekanı yoktur. Düşüncenin mekanını ele geçirmiş temsillerin kurduğu bir örüntü dünyasıdır bu. Hiç yerinizden bile kıpırdamadan, örneğin Amed’den, örneğin Van’dan bile, pat diye gösterinin ortasına fırlatılmış bulabilirsiniz kendinizi. Üzerinize odaklanmış spot ışıklarının ayartıcılığıyla, kısa bir süreliğine sahnede ışıldar ve bu ışıldamaya yönelik şehvet duygusuyla sahneden inerken, yeniden sıranızı beklemeye koyulursunuz. Oysa Nietzsche’nin o müthiş sözüyle, ışığa yanmak için gitmeli insan, parıldamak için değil.

Düşüncenin mekanını temsillerin ele geçirmesinin temel anlamını, üstelik de görünüşte bambaşka bir deneyim alanından olan Fethi Benslama şu biçimde açıklıyor: “Bu dönemde, kendilerini bir anda modern bir dünyanın içinde bulan insanlar, bizzat kendi deneyimlerini erişilebilir bir dil aracılığıyla yaşayamazlarmış gibi cereyan etti her şey; kendi yerel dilleriyle anlamlı bağlantılar kuramazlarmış gibi…” Benslama, bunun siyasi sonucunun ise, gerçeğin kendisi üzerinde iş görmeyi bildiğini iddia eden “korkunç bir uzmanlar sınıfının” doğması olduğunu belirtiyor. Bu uzmanların neden korkunç olduklarını da büyük şair Turgut Uyar’ın Necip Fazıl’la ilgili bir şeyler söylerkenki ifadelerine başvurarak ortaya koymak mümkün: “Nasırın nasıl kesileceğinden, mayonezin nasıl yapılacağından, Nietzsche’ye ve Elazığ kelimesinin etimolojisine kadar bilmedikleri şey yoktur ama hepsi de sınıflamasız, biçimlenmelerine katılmamış bir bilgi kataloğu halinde kalır.” Yine Turgut Uyar’ın ifadeleriyle, bunlar, Batıya gidişte “kişiliksiz bir Türk, dönüşte yine kişiliksiz ve Batılıdırlar; Batıyla ilintinin yarattığı yetersizlik duygusu, Türkiye’ye dönünce ‘üstün-insan’ olmaya dönüşür. Bu dönüşme, en zararsız şekilde başta züppelik, megalomani ve mitomani görünümünde belirir.” Ve evet, televizyon ekranları, eskiden olduğu gibi yine onlarla dolu. Gösterinin tam kalbinde daima onlar bulunur çünkü. Bazen Uğur Dündar, bazen ise Nihat Hatipoğlu olur adları. Gösterinin özsel mantığı açısından aralarında çok ciddi bir ayrım yoktur.

Benslama’nın bahsini ettiği dil yoksunluğu, haliyle deneyimlerin tercümesi işini uzmanların üstlenmesi anlamına da geliyor. Olan biteni bir dile, bir söyleme tercüme etmek… Bu, açıkça gerçekliğin ele geçirilmesi girişimidir. İnsanların gerçekliklerini onlardan daha iyi bildikleri iddiasıyla ortaya çıkanların sayısızlığı malum. Türkiye toplum sistemi, durmaksızın bu uzmanlardan üretiyor; okumuşuyla, okumamışıyla. Dolayısıyla bu, yalnızca temsille düşünce geriliminde beliren bir çatışma değil, aynı zaman da ‘gerçeklik’ üzerine, ‘gerçekliğimiz’ üzerine de bir mücadele boyutuna işaret ediyor. Önümüzdeki temel görevlerden biri de düşünceye kendine uygun bir mekan inşa etmektir.