
Türkiye Sineması’nın genç yeteneklerinden Emin Alper, çektiği ‘Tepenin Ardı‘ filmiyle 62. Berlin Film Festivali’nden (Berlinale) iki ödülle döndü. Alper’in film çekme öyküsü üniversite yıllarına dayanıyor. Sinemaya Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’nde başlayan Alper, 2005’te ilk kısa filmi ‘Mektup’u, ardından ikinci kısa filmi ‘Rıfat’ı çok kısıtlı olanaklarla çekiyor. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Alper, doktorasını bitirdikten sonra ilk uzun metrajlı filmi olan ‘Tepenin Ardı’nı beyaz perdeye aktarıyor. Alper, filminde ana eleştiri okunu özellikle son 30 yıldır Türkiye siyasetinin içinde bulunduğu duruma yöneltiyor. Sistemin sorunları çözmek yerine kendine sürekli düşman yaratarak, sorunları ertelediğini de kaydeden Alper, bu düşman yaratma sürecinde en başı Kürtlerin geldiğine de dikkat çekiyor. Kendini sosyalist, özgürlükçü solcu olarak tanımlayan Alper ile filmini konuştuk.
Filmin adı neden ‘Tepenin Ardı’, filmi kısaca özetleyebilir misiniz?
Film bir yaylada, dağ evinde geçiyor. Orada yaşayan iki ailenin bir gününün hikayesi. Toprak sahibi bir aileyle, toprak sahibi bir dedenin çocuk ve torunlarıyla birlikte o arazide, ortakça çalışan ailenin oluşturduğu bir grup, bunların başından geçenler. Böyle aile draması şeklinde başlayıp, biraz memleket meselelerine dolaylı göndermeler yapan veya asıl olarak bir düşman yaratma sürecini anlatan bir film diye özetleyebiliriz. ‘Tepenin Ardı’ ismi tepenin arkasında konaklayan yörükleri anlatmak için konuldu. Film boyunca hiç görmediğimiz yörükler, bu ailenin öfkesini yansıttığı düşman olacaklar, düşmanı teşkil edecekler. Hikayeye zemin teşkil eden olay, yani yörüklerle çiftlik sahibi insanlar arasında geçen çatışma fikri, çocukluğumdan geliyor. Babam avukattı. Bu tür yerleşik insanlarla yörükler arasındaki davalara bakardı. Yani hikayenin hem kurgusal hem gerçekçi yönleri var.
İnsanın varolması için bir düşman yaratması teması üzerinden mi filmi kurguluyorsunuz?
Aslında bir insandan ziyade bir cemaatin demek daha doğru. Bir cemaati yaratmak için düşmana nasıl ihtiyaç duyulduğu, daha doğrusu cemaatin içerisindeki pis ilişkileri görmezden gelmek için, oradaki sorunların üstünü örtmek için nasıl ortak bir düşman yaratıldığı fikriyatı üzerinde duruluyor. 8 karakter var filmde, her karakterin ilişkisi mümkün olduğu kadar ufak dokundurmalarla anlatılıyor. Her karakterin bir diğeriyle sorunu var. Bu sekiz kişinin birbiriyle ilişkisinden doğan gerilimle toplu bir grup hikayesi çıkıyor. İşin özü kabaca bu.
İnsanın insan ve doğayla olan ilişkisi de işlediğiniz konular arasında...
İnsanın doğa ile ilişkisinden ziyade doğa, bu oluşturulmaya çalışılan mikrokozmoz için ideal bir zemin. Çünkü bir vadi, hem açık bir arazi hem de etrafı dik kayalarla çevrili ve oldukça kapalı, klostrofobik hava veren bir mekan. Ve tepenin ardındaki düşman hissini de kuvvetlendirmesi açısından mekan çok önemliydi. Mekanı dikkatli bir şekilde kullandık. Coğrafya güzel ama onu sadece estetik amaçlarla ya da güzel resimler yakalamak amacıyla kullanmadık, hikayeye hizmet eden bir şekilde kullanmaya çalıştık. Zaten cemaatin başındaki dede otoriter biri, zaten her şey onun başının altından çıkıyor. Diğerleri daha çok işbirlikçiler. Yani bir düşman yaratma fikrinin babası otoriter dede. Ve ilişkiler şiddet dolu. Dolayısıyla bu şiddet dolu olma hali erkekle, erkeklik kimliği ve psikolojisiyle yakından ilişkili. Aynı zamanda sorunlarla yüzleşmeme tavrının da çok erkeksi bir tavır olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda filmin eleştirdiği temel temalar ve duygular, erkeklik kimliğine ait duygular. Bu anlamıyla filmin bir erkek cemaati hikayesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Şiddetin egemen olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Filmi izleyenler, gündelik yaşam içinde olan şiddetin bir yansımasını da görecekler mi?
Evet aynen öyle. Filmdeki şiddet olayları çok yoğun, rahatsız edici olaylar değil, küçük küçük, basit gerilimlerden kaynaklı ama giderek büyüyen olaylar, yani günlük hayatta çok rastladığımız, gündelik hayatın parçası haline gelmiş olaylar. Bunların üst üste gelmesinden doğan bir gerilim var. Yani olağanüstü bir şiddet gösterisiyle karşılaşmıyoruz filmde. Gündelik hayatta varolan şiddeti bütün doğalığıyla görmeye çalışıyoruz. Film bir Türkiye alegorisi, resmi gibi. Özellike Türkiye siyasetinin, yani bir aile üzerinden Türkiye’nin halini anlatan bir durum var. Dolayısıyla gündelik şiddet, Türkiye’nin içinde bulunduğu politik şiddete de gönderme yapıyor.
Film bir Türkiye alegorisi, resmi gibi diyorsunuz. Bunu biraz açmanızı isteyeceğim..
Beni en motive eden duygulardan biri, Türkiye siyasetinin son yirmi-otuz yıl içinde bulunduğu durum. Sürekli bir kavga hali, öteki yaratma hali, sorunlarla yüzleşememe, sorunları çözememe hali doğrudan bana ilham veren mesele. Tabii bunların başında hepimizin bildiği en can yakıcısı Kürt sorunu. Kürt sorununu çözememe iradesizliği ya da isteksizliği, bu konuda kendimizle yüzleşememe isteksizliği. Bu konuda sürekli ya Kürtlerden bir düşman yaratma ya da ‘dış mihraklar’dan düşman yaratarak, asıl sorumluluğu onlara atfetme ve böylelikle sorumluluktan kurtulma çabası filmi oluşturmamdaki ana eleştiri okunu yönelttiğim yer. O anlamda temel motivasyonu bu durum sağlıyor. Sadece Kürt meselesi değil Ermeni meselesi, azınlıklar, öldürülen papazlar-misyonerler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani sürekli bir tehdit, düşman yaratarak birliği sağlama çabası, Türk siyasetinin hastalıklı yapısı, bu beni filmi yapmaya iten temel durum.
Bir aile üzerinden toplumun bütününü anlatıyorsunuz. Aile burada güçlü bir metafor olsa gerek…
Film hem bir aile hikayesi olarak okunabilir hem de metafor olarak okunabilir. Mesela Berlin’de seyirciler, Türk siyasetine çok aşina olmasalar da hemen anladılar, kavradılar. Çünkü bu sadece Türkiye’ye has bir şey değil. Düşman yaratma, milliyetçilik, bir milliyet yaratmak için düşman yaratma fikrinin çok evrensel tarafı da var. Bütün bunlarla birlikte filmde ezen-ezilen ilişkisi anlatılmıyor. Ezen-ezilen ilişkisini görmekten ziyade kendilerinin nasıl bir işlev gördüğünü izleyeceğiz. Seyirciler filmi kolay kavradı ve sevdiler, bu da bizi mutlu etti.
Berlinale’de çıkan sonuç konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Berlin’e gitmek çok sevindirici. Bu kadar film arasından seçilmek, bizi çok mutlu etti. İlk iki gün seyircilerden güzel tepkiler aldık. Ama ödül konusunda bir düşüncemiz yoktu. 38 filmle yarışıyorduk. Bir beklenti oluşur gibi olsa da kendimizi çok kaptırmadık. Caligari ve en iyi film dalında özel mansiyon ödülü aldık. İki ayrı jüri tarafından beğenilmek hoşumuza gitti. Artı çok iyi eleştiriler almak güzeldi. Film amacına ulaştı.
Bundan sonraki projleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Tamamen politik çekmek istemiyorum, ama politika beni motive ediyor. Bir sonraki filmim de oldukça politik. Aşağı yukarı hazır. Senaryosunu yazdım ama oturup tekrar yazmam gerekiyor. Çekebilirsek İstanbul’da geçen politik bir gerilim hikayesi. Kürt sorunu, savaş vb. şeyler var. Bir silahlı örgüt ve onunla mücadele eden polis teşkilatı ve arada kalmış küçük insanlar diye kabaca özetleyebilirim.
ÖNDER ELALDI