“Beyinleri tahrip etmek” suretiyle mevcut olan her şeyi silip atmak ve üzerine yeni düşünceler işleyebilecek beyaz bir sayfa oluşturmak uzun yıllardır hakim devlet istihbaratlarının uygulamaya çalıştığı bir plan.
Bu plan, ilkin psikolojik rahatsızlıklara sahip insanlar üzerinde kullanılan şok tedavisini toplumlara da uygulamak suretiyle şok edici müdahalelerle dehşet yaratmak, algı ve hafızayı kendinden şüphe duyar hale getirerek boşluğa düşürmek ve en uygulanamaz düşünceleri dahi kabul ettirmek şeklinde işliyor.
Şüphesiz günümüzde bu işlevi yerine getiren en önemli oluşum DAİŞ. 2014 Haziranında Musul’u ele geçiren ve devlet ordularını deyim yerindeyse önüne katarak ilerleyen bu terörist yapılanmanın nerede duracağı tasavvur dahi edilemiyordu. Uyguladığı vahşet ve hiçbir ahlaki ilke gözetmeyen politikaları ‘demokrasi’ çağını yaşayan insanlık açısından “öngörülemez” ve dolayısıyla “önü alınamaz” bir gerçeklik olarak tanımlanmasına yol açmıştı.
Yarattığı, belki de yaratması beklenen etki, birçok güç için elverişli koşullar sunmuştu. Oluşum aşamasında ne denli katkıda bulundukları belli olmayan güçler, DAİŞ’in yarattığı korku ve düzensizlik ortamından faydalanmanın yollarını aradılar.
Tıpkı Türk devleti gibi.
Türk devletinin hem Rojava Kürdistanı’nı baskılayarak etki altına almak hem Irak ve Suriye’deki krizi yönlendirerek bölgesel güç olma hedefinde ilerlemek hem de iç muhalefeti savaş politikalarına rıza gösterir hale getirmek için DAİŞ’i desteklediği/kullandığı artık herkesin malumu. Kürtler öncülüğündeki mücadelenin DAİŞ’i geriletmesiyle sekteye uğrayan plan ardından Türk devleti bizzat sahaya inmek zorunda kaldı.
Cerablus’la başlayan ve Dabık’ın teslimiyle yeni bir aşamaya ulaşan Suriye işgali Türk devletinin DAİŞ ile olan ilişkilerini daha da somutlaştırdı. DAİŞ eliyle uyguladığı şok terapisi sonuç almayan Türk devleti bu sefer üzerindeki nüfuzu kullanarak bölgede etkili olma hesapları yapıyor. Bu devir teslim operasyonlarının Bab’a kadar ilerlemesi ihtimali de sıkça tartışılıyor.
Hem geçmişte hem de bugün DAİŞ eliyle yürütülen Türk devlet politikasının dünya tarafından görülmediğini iddia etmek gülünç olacaktır. Özellikle Musul operasyonu tartışmalarıyla açığa çıkan saldırgan politikasıyla mevcut ulus devlet sistemlerini de hiçe sayan Türk devletinin bu pervasızlığının bir bedeli olacaktır şüphesiz. Uluslararası alanda yaşadığı tecridi jeostratejik konumunu kullanarak aşma çabalarının da bir sınırı var mutlaka.
Fakat arzulandığı üzere Türk devleti ve Erdoğan diktasını durduracak güç, çıkar/suç ilişkileri bulunan batı dünyası olmayacaktır. Rojava’ya yönelik saldırılara, Suriye işgaline, DAİŞ’e verdiği aktif desteğe, kuzey Kürdistan’daki katliamlarına, hiçbir hukuk normu tanımayan pervasızlığına, insan haklarını hiçe saymasına şimdiye kadar çıkarları gereği ses çıkarmayan güçlerin şimdi ses çıkarmasını beklemek saflık olur.
Halep kuzeyi ve Kuzey Suriye Federasyonu’nda, Musul ve çevresinde, Türkiye ve Kürdistan genelinde Türk devletinin geleceğini belirleyecek yegane güç Kürtlerin mücadele düzeyidir. Artık Kürtleri geriletecek, stratejilerinden yüz geri ettirecek, hafızalarını ve günümüz dünyasıyla arasındaki bağını koparabilecek tüm şok uygulamalarına bağışıklık kazandı. Üstüne üstlük her türlü olasılığa karşı hızlı manevralarla, alternatif planlarla mücadele etmesini öğrendi. Bu gerçeği görmek istemeyenlerin büyük kaybedeceğini söylemek için de kahin olmaya gerek yok. Kim bilir, belki de kaybetmeye başladılar bile.