AKP’ye göre “terörü bitirme”, Kürtlere ve değişik toplum kesimlerine göre “barış” süreci olarak anlamlandırılan bir süreç yaşıyoruz. Taraflar arasında gerçek bir uzlaşma iradesi olmadığından, her iki taraf da sadece kendine konuşuyor ve süreçte yol alınamıyor.

AKP, toplumda olgunlaşan barış talebini de içeren bu durumdan ziyadesiyle memnun. Zira bu beklenti AKP’ye tahammülü artırıyor, elini kuvvetlendiriyor, onu önemli ve güçlü kılıyor.  Bu arada, söylemiyle de ortaya koyduğu niyeti gereği davranmaya devam edebiliyor ikirciksiz.
Kürtlerin üzerine daha fazla baskı uyguluyor. Sınırın ötesinde berisinde askeri operasyonlarına, siyasi operasyonlarına devam ediyor. Kaç PKK'li öldürdüğünü, kaç KCK’li tutukladığını gururlanarak anlatıyor. Bir gün Öcalan’ı, öte gün BDP’yi hiçe saymaya devam ediyor. PKK’nin kerelerce ilan ettiği tek taraflı ateşkes süreçlerini elinin tersiyle itmişken PKK silah bırakmadan askeri operasyonları durdurmam diye ortada geziniyor. Öcalan’a, taktığı İmralı rumuzu ile hitap ediyor. BDP heyetinin kimlerden oluşacağına ben karar veririm, …diyor…Her iki şekilde süreci anlayan kesimleri idare edebilmek adına, Kürtlerle yürütülen birebir görüşmeler sırasında kullanılan saygı dili kamuoyu önünde saldırgan üstenci bir dile dönüşüveriyor. Arkada Kürtleri, önde kendisini, devleti, ırkçı sistem ideolojisi kolluyor aklınca.
Ancak amacı belli, baskı ile susturamazsa minimum tavizle işi çözmek, yani bir değilse de birkaç parmak balla Kürtleri susturmak. Buradan barışa varılır mı diye soran çıkmaz sanıyorum. Bu durum olsa olsa çözümsüzlüğü ve savaşı derinleştirir çünkü… Dünyadaki benzer barış süreçlerinin de işaret ettiği üzere,  sürecin adlandırılması ve amacının belirlenmesinde ortaklaşma sağlanmadan, yani AKP’ süreci "barış süreci" olarak adlandırmadan, devlet niyet etmeden barışa doğru yol alınamaz. Zira ancak bu amaç belirginleştikten sonra işin esasını, sürecin sadece akan kanı durdurmayı değil, Kürtlerin kimlik haklarının, demokrasi ve özgürlük taleplerinin karşılanmasını da içerdiğini, bu ikisinin bir arada mümkün olabileceğini bir disiplin içinde, karşılıklı, resmen konuşabiliriz.
Yeni anayasa çalışmasının bu talepleri karşılayacak vatandaşlık, anadil ve benzeri maddelerdeki tıkanıklığını bu bilinç ve kararlılıkla aşabiliriz. Anadil hakkı başta olmak üzere, kimlik haklarının, iradesinin, özgürlüklerinin bir halkın hakkı olduğunu bilince çıkarabiliriz.
İşte o zaman gerçekten barışa doğru yol almış oluruz… Sözün kısası; ne olursa olsun Öcalan ile devam eden görüşmelerin önemini kimse reddedemez. Bu görüşmeler, Devletin Kürtlerin istediği çözüme zorla da olsa yaklaştırıldığının açık kanıtı çünkü. Ancak süreçte yaşananlar aynı zamanda, devletin halen inkar ve imha siyasetindeki ısrarının da kanıtı…
Ve her işin bir yolu yordamı var. Kavga ederken başka, barışırken başka konuşur akıl, dil, beden. Bu yüzden önce kimlerle hangi amaca doğru yola çıkıldığı konusunda, taraflarda bir netlik gerekir. Gerekir ki bu yolda istikrarla yürünebilsin.
Bu yüzden, kendi isteklerimizi genelleştirip yanılgılara, gereksiz taviz ve tahammül göstermek hatalarına düşmemek gerekir. Akla, vicdana, evrensel insan hakları değerlerine uygun bir çözüm konusunda devlet ve Kürtler arasında bağlayıcı bir mutabakat sağlanmadan ve bu mutabakat kamuoyu ile paylaşılmadan bu yola çıkılmış olmayacak, kendimizi kandırmayalım.