‘’Halkların umutlarıyla oynamayın, herkes yanar!“ diye çığlık bırakmıştım yazılarımın üzerinde. En çatışmalı anlarda, en acılı kayıplarda yaralarımıza tuz basıp sabrımızı diri tutan şey, henüz bakılmamış o sonuncu dağın arkasındaki umut değil miydi?
Umutlarla oynamak, savaşı on kat yirmi kat artırmaktan daha tehlikeli idi. Ne yazık ki „iyi şeyler olacak“ sözü daha kulağa inerken, yerini eskisinden de beter bir teröre bırakarak zedelendi ezilen halkların ve emekçi sınıfların barış, özgürlük ve demokrasi umudu. Devlet, Kürt halkına karşı yürüttüğü geleneksel inkar ve imha politikalarından vazgeçmeyeceğini yeniden ilan etti. Sömürgeci kirli savaş yeniden ve tek taraflı olarak tırmandırıldı.
İttihatçı Kemalist Devlet’in bütün kurumlarını „asker-sivil elitist kurucuların vesayetinden kurtararak“ kendi vesayeti, denetimi ve yönetimi altına almayı başaran AKP bir diktatörlük kurmayı başardı. Ve hemen geleneksel devlet politikasına dört elle sarılıp, yasama, yargı ve yürütme erkinin bütün kurumlarını seferber ederek, Kürt halkının bütününe karşı kirli savaşı yaygınlaştırarak, derinleştirerek ve yükselterek sürdüreceğini ilan etti.
Bu kez savaşın hedefinde Kürt halkının yanı sıra barış, özgürlük ve demokrasi istemli müttefiklerinin oluşturduğu bütün yaşam alanları var. Daha da ötesi, bu kez savaşın alanı, sadece Kuzey Kürdistan hatta siyasal olarak dört parçayı da kapsayan Kürt coğrafyası ile sınırlı değildir. Esas olarak Amerikan-İngiliz üretimi Büyük Ortadoğu liderliği beklentileriyle kışkırtılarak beslenen Yeni Osmanlıcılık siyaseti, savaş alanını da genişletmek zorundaydı. Bu nedenle, diplomaside sıfır sorun politikasının ömrü yalancının mumundan da kısa oldu.
Elbette böylesi bir alan genişliğinin bir diğer nedeni de, olağanüstü boyutta güçlenen Kürt Özgürlük hareketi karşısında, Kürtlere yönelik imha projelerinin artık eskisine kıyasla daha fazla uluslararası işbirliğine gereksinim duyulacağı gerçeğiydi. Türkiye’nin son zamanlarda dış politikada efendileri karşısındaki gösterdiği kölece eğilmenin gerçek nedeni, savaş tutkusundan kopamaması ve bedeli Türkiye halklarının onurunun satılması pahasına da olsa, sürdürdüğü bu haksız savaşta „galip“ görünebilme inadıdır. Bu inada güç katan bir dayanak da, başından itibaren kirli bir ulus kimliğinin Türk halkında yarattığı ahlaki sefalettir.
„Kavram kargaşası yaratarak, ele alınan sorunun çözüm amacından koparılması ve politik iktidarın güçlendirilmesinde araç konumuna dönüştürülmesi“ AKP-Devletinin artık sürekli uyguladığı bir politik savaş yöntemidir. Tek başına Veli Küçük gibi isimlerin varlığıyla bile içeriği somut olarak tanımlanabilecek Ergenekon Davası’nın giderek „devlete karşı fiili ya da muhayyel darbeler davası“ anlamsızlığına düşürülmesi ve siyasal iktidarının bir „yönetme aracı“ haline dönüştürülerek kullanılması bu yöntemin ürettiği bir örnektir.
BDP, DTK, KCK gibi Kürt kurumları üzerine yaratılmaya çalışılan kavram karartması çabalarının amacı da, yaratılan faşizan korku imparatorluğunda, Kürtlere ve ittifaklarına yönelik baskıların sürdürülebileceği bir keyfilik alanı açabilmeyi amaçlamaktadır. Bu karartmanın özellikle Anayasa hazırlığı döneminde daha da yoğunlaştırılacağını unutmamak gerekir. Yeni Anayasa’nın hazırlıkları sırasında, Devlet ve kurumlarının (AKP, CHP, MHP) ağız birliği ederek „Cumhuriyet’in değişmezleri“ ve „tek“ler üzerinde gırtlaklarını yırtmaya başlamaları, hayali Türk Baharı’nın gerçek kışa dönüştüğünün resmen ilanıdır. Aslında bu konseptin özü itibarıyla geleneksel imha ve inkar politikalarından hiç bir farkı yoktu. Değişen şey kullanılan araçların görece farklılığı ve savaş alanının genişletilmesidir.
Böylesi bir ortamda, halkların özlemlerine yanıt olabilecek bir Anayasa üretmek mümkün müdür? Kürt ya da devlet muhalifi siyasetçilerin ev ev toplanarak toplama kamplarına atıldığı; Kürt Halk Önderi Öcalan’a ağırlaştırılmış esaret koşullarının uygulandığı bir savaş ortamından özgürlükçü bir anayasa çıkabileceği beklenebilir mi? Halklar ve Türk olmayan etnik gruplara yönelik acımasız kitlesel baskılar örgütlü olarak ve hızla yaygınlaştırılırken, bütün halkları eşitlenmiş adil koşullarda kucaklayabilecek ve onlara güven verebilecek kalıcı bir toplumsal sözleşme gerçekleştirilebilir mi?
Ben, Kürtler tarafından tek taraflı bir ateşkes ilanı yapılsa bile, bu tür soruların hepsinin yanıtının olumsuz olduğunu düşünüyorum. Ve sanırım Anayasa’nın ilk dört maddesi sonrasında bu gerçek devlet ve sistem güçleri tarafından bir kez daha deklare edilecektir. Ve kanaatimce bu aşamadan sonrası, Kürtlerin parlamentodaki varlığını da anlamsız kılacak bir aşamaya kapı açacaktır. Fonksiyonsuz bırakılmış bir eşya ancak aksesuar olarak anlamlandırılabilir.
Sonu karanlık bir gidişe dur diyebilmek için, yine de zaman var. Ötesini düşünmek bile ürkütüyor beni.