- “Tersine çevrilmiş totalitarizm” tanımı, klasik totaliter rejimlerden farklı olarak, seçimlerin ve demokratik kurumların varlığını koruduğu, ancak siyasal iktidarın giderek yurttaşlardan uzaklaştığı bir yönetim biçimine dikkat çekmektedir.
- Trump'ın yükselişi, tek bir liderin siyasi başarısından ziyade; demokratik kurumlara güvenin aşınması, ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi, medyanın dönüşümü ve yurttaşların siyasal etkisinin azalması gibi daha geniş bir toplumsal dönüşümün sonucu olarak ele alınmalıdır.
- Sheldon Wolin: “İmparatorluk” ve “süper güç” kavramları, Amerikan gücünün yurtdışına yansıtılmasını doğru biçimde simgeliyor; ancak tam da bu nedenle içerideki sonuçları görünmez kılıyorlar.
BAHAR AVJÎN
Modern siyaset teorisini ve Batı siyasal düşünce külliyatını eleştirel bir gözle yorumlayan Amerikalı siyaset bilimci Sheldon Wolin'in 2003 yılında geliştirdiği “tersine çevrilmiş totalitarizm” tanımı, döneminde önemli tartışmalar yaratmıştı. Bu kavramsallaştırma, yalnızca Amerika'nın George W. Bush dönemindeki siyasal koşullarını açıklamaya yönelik bir eleştiri değil, 21. yüzyılda demokrasinin geçirdiği dönüşümü anlamak açısından da önemli bir başlangıç noktasıdır.
1 Mayıs 2003 tarihinde The Nation dergisinde yayımlanan bu yazı, klasik totaliter rejimlerden farklı olarak, seçimlerin ve demokratik kurumların varlığını koruduğu, ancak siyasal iktidarın giderek yurttaşlardan uzaklaştığı bir yönetim biçimine dikkat çekmektedir. Bu süreçte ekonomik gücün siyasal karar alma mekanizmaları üzerindeki etkisi artarken, medyada tekelleşme, güvenlik politikalarının genişlemesi ve yurttaşların siyasal özne olma kapasitesinin zayıflaması demokrasinin biçimsel varlığı ile gerçek işleyişi arasındaki mesafeyi büyütüyor.
2008 finans krizi sonrasında derinleşen ekonomik eşitsizlikler, güvencesizlik ve kurumsal güven kaybı, Wolin’in işaret ettiği sorunları daha görünür hâle getirdi. Bu ortam, yalnızca ABD’de değil, dünyanın farklı bölgelerinde geleneksel siyasal partilerin zayıflamasına ve popülist, milliyetçi ve otoriter siyaset biçimlerinin yükselmesine zemin hazırladı. Donald Trump’ın 2016’daki yükselişi de bu tarihsel dönüşümün dışında değil, aksine onun yarattığı ekonomik ve siyasal temsil krizinin içinden ortaya çıkan bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Bu nedenle Trump, yalnızca belirli bir liderin siyasi başarısı olarak değil, demokratik kurumlara duyulan güvenin aşınması, ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi, medyanın dönüşümü ve yurttaşların siyasal etkisinin azalması gibi daha geniş bir dönüşümün sonucu olarak ele alınmalıdır.
Wolin’in aşağıda tercümesini sunduğumuz çalışması, hem Trump dönemini ve onun arkasındaki siyasal dönüşümü hem de söz konusu eğilimlerin Türkiye’deki demokrasi, temsil, güvenlik siyaseti ve iktidarın merkezileşmesi tartışmalarıyla hangi noktalarda kesiştiğini anlamaya yardımcı olmaktadır. Yazıda, pasifleştirilmiş bir toplumda 'yurttaşları siyasetten uzaklaştırmak ve onları siyasal olarak kayıtsız hâle getirmek' sürecinde siyasetin, medyanın, hukukun, mahkemelerin, seçimlerin, yurttaşlığın ve demokrasinin rolünün nasıl işletildiği anlatılırken; temel soru, yalnızca iktidarın nasıl değiştiği değil, demokratik siyasetin bu dönüşüm karşısında nasıl korunabileceğidir.
***
Sheldon Wolin, 1 Mayıs 2003'te yayımlanan yazısında, 'Bush rejimi, faşist benzeri bir devlete dönüşümü nasıl gerçekleştiriyor?' sorusunu soruyordu.
Tersine çevrilmiş totalitarizm
Irak savaşı, kamuoyunun dikkatini öylesine kendisine çekti ki, ülke içinde gerçekleşmekte olan rejim değişikliğini gölgede bıraktı. Irak’a demokrasi getirmek ve totaliter bir rejimi devirmek için müdahale etmiş olabiliriz; ancak bu süreçte kendi sistemimiz ikincisine yaklaşırken, birincisini daha da zayıflatıyor olabiliriz.
Bu değişim, daha önce Amerikan siyasal sistemine nadiren uygulanan iki siyasal terimin aniden popüler hâle gelmesiyle kendini belli etti. “İmparatorluk” ve “süper güç” kavramlarının her ikisi de, yoğunlaşmış ve yayılmacı yeni bir iktidar sisteminin ortaya çıktığını ve eski tanımların yerini aldığını ima ediyor.
“İmparatorluk” ve “süper güç” kavramları, Amerikan gücünün yurtdışına yansıtılmasını doğru biçimde simgeliyor; ancak tam da bu nedenle içerideki sonuçları görünmez kılıyorlar.
“Amerikan İmparatorluğu’nun Anayasası” ya da “süper güç demokrasisi” ifadelerini kullanacak olsaydık kulağa ne kadar tuhaf geleceğini düşünün. Bunun yapay ve yanlış gelmesinin nedeni şudur: “Anayasa” iktidara getirilen sınırlamaları ifade ederken, “demokrasi” genel olarak yurttaşların kendi yönetimleriyle aktif biçimde ilgilenmesini ve hükümetin yurttaşlarına karşı duyarlı olmasını ifade eder.
Buna karşılık “imparatorluk” ve “süper güç”, sınırların aşılmasını ve yurttaş kitlesinin küçültülmesini temsil eder.
Devletin artan gücü ve onu denetlemek amacıyla tasarlanmış kurumların azalan gücü bir süredir şekillenmekte olan bir süreçtir.
Parti sistemi bunun bilinen bir örneğidir. Cumhuriyetçiler, Amerikan tarihinde eşi görülmemiş bir olgu olarak; doktriner, son derece inançlı, acımasız, demokrasi karşıtı ve neredeyse çoğunluğa sahip bir parti olarak ortaya çıkmıştır.
Cumhuriyetçiler ideolojik olarak daha tahammülsüz hâle geldikçe, Demokratlar liberal kimliklerini ve eleştirel reform yanlısı tabanlarını bir kenara bırakarak merkez siyaseti benimsemiş ve ideolojinin sona erdiğini dipnot hâline getirmişlerdir.
Demokratların gerçek bir muhalefet partisi olmaktan çıkması, iktidarı yurtdışında imparatorluğu ve ülke içinde şirket gücünü desteklemek için kullanmaya fazlasıyla istekli bir partinin önünü açmıştır.
Şunu akılda tutmak gerekir: Kitle tabanına sahip, acımasız ve ideolojik olarak yönlendirilmiş bir parti, 20. yüzyılda mutlak iktidar arayışındaki tüm rejimlerin temel unsurlarından biriydi.
Temsili kurumlar artık seçmenleri temsil etmiyor. Bunun yerine, güçlü çıkar gruplarına karşı duyarlı hâle getiren kurumsallaşmış bir rüşvet sistemi tarafından sürekli olarak yozlaştırılmış ve kısa devreye uğratılmış durumdalar. Bu çıkar gruplarının tabanını ise büyük şirketler ve en zengin Amerikalılar oluşturuyor.
Mahkemeler ise, giderek artan biçimde şirket iktidarının hizmetine girmedikleri zamanlarda, ulusal güvenlik iddialarına sürekli olarak boyun eğmektedir.
Seçimler, büyük ölçüde sübvanse edilen, çoğu zaman herhangi bir gerçek sonuç doğurmayan olaylara dönüşmüştür. Bu seçimler genellikle, dış ve iç siyaset hakkındaki bilgileri şirketlerin egemen olduğu medya aracılığıyla filtrelenen seçmen kitlesinin en fazla yarısını kendine çekmektedir.
Yurttaşlar; medyanın yaygın suç ve terör ağlarına ilişkin haberleri, Adalet Bakanı’nın örtülü tehditleri ve kendi işsizlik korkuları aracılığıyla sürekli bir tedirginlik hâline sokulmaktadır.
Burada kritik olan yalnızca hükümet gücünün genişlemesi değildir; aynı zamanda anayasal sınırlamaların ve kurumsal süreçlerin kaçınılmaz biçimde itibarsızlaştırılmasıdır. Bu durum yurttaşları siyasetten uzaklaştırmakta ve onları siyasal olarak kayıtsız hâle getirmektedir.
Kuşkusuz bazıları bu sözleri alarmist olarak nitelendirecektir. Ancak daha ileri giderek ortaya çıkan siyasal sisteme “tersine çevrilmiş totalitarizm” adını vermek istiyorum.
“Tersine çevrilmiş” derken şunu kastediyorum: Mevcut sistem ve onun aktörleri, sınırsız iktidar arayışı ve saldırgan yayılmacılık bakımından Nazizm ile ortak özelliklere sahip olsa da, yöntemleri ve eylemleri sanki tersine dönmüş gibidir.
Örneğin Nazi iktidarından önce Weimar Almanyası’nda “sokaklar”, totaliter yönelimli çete ve milislerin egemenliği altındaydı; demokrasiden geriye ne kalmışsa hükümet alanıyla sınırlıydı.
Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi en canlı hâliyle sokaklarda yaşamaktadır; gerçek tehlike ise giderek kontrolsüzleşen hükümettedir.
Ya da tersine çevrilmişliğe ilişkin başka bir örnek verelim: Nazi yönetimi altında “büyük şirketlerin” siyasal rejime tabi kılındığı konusunda hiçbir şüphe yoktu.
Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri’nde, özellikle Cumhuriyetçi Parti içinde, şirket gücünün siyasal düzen içinde o kadar baskın hâle geldiği ve politika üzerindeki etkisinin o kadar belirleyici olduğu onlarca yıldır açıktır ki, Nazilerinkinin tam tersi bir rol değişimine işaret etmektedir.
Aynı zamanda, kapitalizmin dinamizmini ve bilimin ve teknolojinin kapitalist yapıyla bütünleşmesi yoluyla erişilebilir hâle gelen sürekli genişleyen gücü temsil eden şirket iktidarı, totalleştirici yönelimi üretmektedir.
Naziler döneminde bu yönelimi sağlayan şey ‘Lebensraum’ (yaşam alanı) gibi ideolojik kavramlarken, bugün bu işlevi şirket iktidarı yerine getirmektedir.
Buna karşılık şu söylenecektir: Nazi rejiminin işkence, toplama kampları veya diğer terör araçlarına denk düşen bir iç karşılık yoktur.
Ancak şunu hatırlamalıyız: Nazi terörü büyük ölçüde genel nüfusa uygulanmamıştı; daha ziyade amaç, halkı yönetmeye ve manipüle etmeye yardımcı olacak belirli bir tür belirsiz korku (işkence söylentileri gibi) yaratmaktı.
Olumlu bir ifadeyle söylersek, Naziler sonsuz savaşı, genişlemeyi ve ulus adına fedakârlığı desteklemeye istekli, harekete geçirilmiş bir toplum istiyordu.
Nazi totalitarizmi kitlelere kolektif güç ve kuvvet duygusu vermeye çalışırken - Kraft durch Freude (“Neşeden güç”) - tersine çevrilmiş totalitarizm güçsüzlük ve kolektif çaresizlik duygusunu teşvik eder.
Naziler, rejimi şikayet etmeden destekleyecek ve düzenli plebisitlerde coşkuyla “evet” oyu verecek sürekli seferber edilmiş bir toplum isterken, tersine çevrilmiş totalitarizm neredeyse hiç oy kullanmayan siyasal olarak pasifleştirilmiş bir toplum ister. Başkan’ın 11 Eylül’deki korkunç olayların hemen ardından söylediği sözleri hatırlayın: Kaygılı yurttaşlara “Birleşin, tüketin ve uçun” dedi.
Terörizmi bir “savaş” olarak tanımladıktan sonra, demokratik liderlerin savaş zamanlarında geleneksel olarak yaptığı şeyi yapmaktan kaçındı: yurttaşları seferber etmek, onları yaklaşan fedakârlıklar konusunda uyarmak ve herkesi “savaş çabasına” katılmaya çağırmak. Bunun yerine tersine çevrilmiş totalitarizm, genel korkuyu yaymak için kendi araçlarına sahiptir.
Bunu yalnızca ani “uyarılar”, yakın zamanda keşfedildiği söylenen terör hücreleri veya belirsiz figürlerin tutuklanmasına ilişkin periyodik açıklamalar; yabancılara yönelik sert uygulamaların ve şeytanlaştırılan Guantánamo Körfezi’nin kamuoyuna sunulması; işkenceye dayanan ya da ona yaklaşan sorgulama yöntemlerine yönelik ani ilgi aracılığıyla değil, aynı zamanda şu unsurların desteklediği sürekli bir korku atmosferi aracılığıyla gerçekleştirir: Acımasız küçülme politikaları, emeklilik ve sağlık haklarının geri çekilmesi veya azaltılmasıyla şekillenen şirket ekonomisi; özellikle yoksullara sunulan sınırlı sağlık hizmetlerini ve Sosyal Güvenlik sistemini özelleştirme tehdidini sürekli gündemde tutan şirket egemenliğindeki siyasal sistem.
Belirsizlik ve bağımlılık yaratmaya yönelik bu araçlarla birlikte, tersine çevrilmiş totalitarizmin aşırı cezalandırıcı, idam cezasını benimseyen ve sürekli olarak güçsüzler aleyhine işleyen bir ceza adaleti sistemi kullanması neredeyse gereksiz bir fazlalık hâline gelir.
Böylece bütün unsurlar yerli yerine oturmuştur: Zayıf bir yasama organı; hem itaatkâr hem de baskıcı bir hukuk sistemi; ister muhalefette ister iktidarda olsun, mevcut sistemi zenginlerin, bağlantılı çevrelerin ve şirketlerin egemen olduğu bir yönetici sınıf lehine kalıcı olarak yeniden yapılandırmaya kararlı bir partinin bulunduğu bir parti sistemi.
Bütün bunlar, daha yoksul yurttaşları çaresizlik ve siyasal umutsuzluk duygusuyla baş başa bırakırken; orta sınıfları da bir yandan işsizlik korkusu, diğer yandan yeni ekonomi toparlandığında elde edilecek olağanüstü ödüller beklentisi arasında asılı tutmaktadır.
Bu düzen; dalkavukça davranan ve giderek yoğunlaşan bir medya tarafından; üniversitelerin şirket destekçileriyle bütünleşmesiyle; iyi finanse edilen düşünce kuruluşları ve muhafazakâr vakıflar aracılığıyla kurumsallaşmış bir propaganda aygıtıyla; teröristleri, şüpheli yabancıları ve iç muhalifleri belirlemeyi amaçlayan yerel polis ile ulusal güvenlik kurumları arasındaki giderek artan işbirliğiyle desteklenmektedir.
Dolayısıyla tehlikede olan şey, katlanılabilir ölçüde özgür bir toplumun geçen yüzyılın aşırı rejimlerinin bir çeşidine dönüştürülme girişiminden daha azı değildir. Bu bağlamda 2004 ulusal seçimleri, kelimenin özgün anlamıyla bir kriz, yani bir dönüm noktasıdır. Yurttaşlar için soru şudur: Hangi yöne?