Hıristiyan fanatikler; Kürtler yüzünden Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu’da barınamadıklarını iddia edebilirler. Selahaddin, egemen islamın izet-i nefsini haçlıların ayakları altından kurtarmıştır. Yine Kürtler olmasaydı Alpaslan savaşı kazanamaz ve Hıristiyanlık Anadolu’da hükmünü devam ettirirdi. İdris-i Bedlisi destek vermeseydi Sultan Yavuz yenilir, halifelik İstanbul’a gelmez ve tahtan düşerdi. Lakin bu tarihsel gerçeklikler karşısında, Türk ve diğer İslam devletlerinin Kürt düşmanlığı ibret-i alem manasında derin bir vefasızlık, hainlik ve nankörlüktür. DAİŞ faşist çeteleri Kürtlere saldırırken, katliam yaparken, bir İslam ülkesi, resmi kurumu ve şahsiyeti uleması karşı tavır almamış, bir kınama dahi yapmamıştır. Kürt ve her etnisiteden demokratik samimi dindarlar, bunu asla unutmamalı ve sürekli bir şekilde her alanda ve özellikle uluslararası İslam kurumlarında dile getirmeli, teşhir etmeli ve tavır almaya zorlamalıdırlar. Yine dinin zalimlerin elinde baş kesen bir kılıca dönüşmesi meselesi unutulmamalı, sorgulanmalı ve toplum bu konuda aydınlatılmaldır. AKP’nin açığa çıkan münafıklığı, sahte müslümanlığı, sürekli teşhir edilmeli, din silahı elinden alınmalı, etkisiz kılınmalıdır ki toplum ve insanlar DAİŞ örneğinde olduğu gibi, din adı altında zalim köpekliği yapanları tanısınlar. Ne demiştir vatan şairi Namık Kemal: “Sayadı beinsafa hizmetten zevk alan, ancak köpektir!”

Çökmeye yüz tutmuş Roma imparatorluğu, Hz. İsa’nın dinini imparator Theodosius döneminde resmi olarak kabul etmiştir. Bu sayede yıkılmaktan kurtulmuş, Hıristiyanliği hizmetine sokarak ve bir maske olarak kullanarak, daha yüzyıllarca hükmünü sürdürmüştür. Zamanın Roma yetiştirmesi kilise ulemaları (Ambrosius, Augustinus, Hieronymus, vb.) bunu hukuğuna ve kitabına uydurarak Roma’yı kutsal kent, imparatoru Allah’ın vekili ilan etmişlerdir. Şiddet kulanmayı ve zoru inançları gereği reddeden Hıristiyanları, Roma zulmünün askeri yapmışlardır. İncil, Hz. İsa’nın katili Romalı zalimler tarafından düzenlenmiş ve Roma’nın meşhur işkence aleti “çarmıh”, Hıristiyan dininin baş sembolü yapılmıştır. Hıristiyanlık bu despot rejimlerin elinde bir kılıca dönüştükten sonra Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu’da tutunamamıştır. Hz. İsa’nın meşhur sözü doğrulanmıştır: “Kılıca sarılanın sonu, kılıçla gelir! (Matt. 26: 51-52) Haçlı, Roma ve Bizans yönetimleri, kendi tebaları tarafından nefret edilecek seviyede, zulme, çıkara bulaşarak adaletten uzaklaştıkları için, yıkılmışlardır. Bu tarihsel döngü, İslam dini için de geçerlidir. İslam peygamberinin katilleri, kendilerini Emeviler şahsında, İslam’ın halifesi ilan etmişlerdir, peygamber evladı İmam Hüseyn ve yine İmam-ı Azam’ı katletmişlerdir. Gazali gibi saray ulemaları bunu kitabına uydurmuşlardır. İslamı bir maske olarak kullanıp sömürü, talan ve kokuşmuş zalim saltanatlarını sürdürmüşlerdir. Bu zamanda da DAİŞ, AKP, Suudi vahabiler ve benzeri adlar altında sürdürmekteler. Bunların sahtekarlığı sürekli ve her alanda teşhir edilmelidir. Hz. Peygamberin evladının başını kesen hain zihniyet, kimin başını kesmez ki? Bu barbarlar sürüsü, bugün de DAİŞ olarak devrededir. Bugün Varto’da kadın gerilla Kevser’in naaşına hakaret eden özel tim olarak devrededir. 

Türkiye’ye egemen işbirlikçi, uşak zümre, pis yöneticiler ve onun hizmetindeki siyaset ve askeri-sivil bürokrasi demokratik ve adaletli bir dönüşüme karşı çıkıp, parlamentoyu işlemez hale getirmişlerdir. Seçimlerle ortaya çıkan, elde edilen meşrutiyeti, nisbi halk iradesini dahi yok sayarak, aslında kendilerinin gayrı meşru olduklarını ilan ve tescil etmişlerdir. Türkiye halklarının yurtsever devrimci/demokratik güçlerinin, “ortak vatan”, “gönüllü/adaletli birlik” ve “demokratik Türkiye” hamlesine karşı; global efendilerin işbirlikçi, uşak zümresi, baskılanmış, korkutulmuş Erdoğan ve hükümeti eliyle, kanun/hukuk dışı, bir karşı hamle başlatmışlardır. Türkiye halkları/vatan evlatlarının kanı üzerinden gayrımeşru haksız şiddet ve savaş suçu işlemektedirler. Sayın Öcalan’nın özverili tarihsel çabalarını, önerilerini savsaklayıp, Dolmabahçe tarihi beyanından kaçmışlardır. Saygısız, sorumsuz ve küstahca siyaset yapmayı, bir akıllılık veya bir halt sayarak, zulmü, zorbalığı devreye koymuşlardır. Kendi dağlarını bombalayıp, Suruç’ta pırıl pırıl gençlerinin imhasına yataklık eden bu işbirlikçi hain zihniyetin, sonu ibret-i alem olacaktır. Katledilen mazlum gençlerin “ahı” onları vuracaktır. Yıkılan nice zalim saltanatlar gibi tarihin meşhur girdabında yok olup gitmeleri, yüsek bir ihtimaldir.

Global yerli uşaklarının karşı devrimci hamlesine karşı yapılacak en ivedilikli görev, her alandaki mevcut kazanımların korunması, ısrarlı ve dikkatli tahkimi, sağlamlaştırılmasıdır. Yönetimsel, örgütsel, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda elde edilen meşrutiyet zemini ve olumlu imaj açısından geri adım atmadan tahkimat ve ilerleme son derece önemlidir. Yine halklarımızın yeniden ve yeniden aydınlatılarak örgütlendirilmesi hayati önemdedir. 

Tüm Türkiye’de ilan edilen “demokratik öz yönetimler”,  “demokratik ulus-demokratik Türkiye” sürecinde, yerinde ve zamanında ileri hamleler olarak, halkların yeniden aydınlatılması ve örgütlendirilmesi hamlesidir. Unutulmamalıdır ki arka arkaya yapılan Şengal, Kobanê, Rojava ve HDP tarihsel ileri hamleleri, sadece Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu için değil, dünya insanlık ailesi için de tarihsel ileri hamlelerdir. Aşılan baraj değil, 12 Eylül faşist rejimidir. Aşılan uluslararası izolasyon ve kuşatmadır. Aşılan kara propaganda ve kötü imaj blokajıdır. 1 Kasım’da olacaksa yapılacak seçim, aslında halkın yeniden ve yeniden aydınaltılıp örgütlendirilmesi çalışması olacaktır. Bunun için çok çalışmalı ama inançla, azimle ve inatla çok çalışmalıyız. Halkarın gönüllü adaletli birliği, ortak vatan ve demokratik Türkiye için kazanılmış tüm mevzilerde yeniden aydınlatma, örgütlenme ve tahkimat. Ve yine halklarımızın “öz yönetim” direnişini kutlayarak, selamlayarak, iki adım ileri!