Ne yazayım, nereden söze gireyim ki! TC, her yanı ayrı ses ve görüntü ile gırtlaklaşmanın yaşandığı tımarhaneyi andırıyor…


Geçerken, yanlışlıkla yolu Ankara’ya düşmüş turistleri, iş, ihale almaya, görev vermeye gelmiş yabancı devlet görevlilerini götürüp,paslı demirler, beton kesekleri sarkan parlamento binasının çatısındaki deliği gösteriyor, boynu bükük mağdur olarak anlatıyorlardı:


“Bakın, darbeciler demokrasimizin mabedine ne yaptılar! Şekil ile şemailde görün, bu kutsal binayı havadan bombalayarak, tepesinde delik açtılar. Bu delik, demokrasimizin

yarasıdır."


Bina, Türk demokrasisiydi. Darbeciler, çatıda açtıkları delik ile Türk demokrasisini bombalamışlardı. Kürt milletvekillerinin baskına uğraması darbe, gece yarısı

yataklarından kaldırılıp kelepçelenmeleri, demokrasinin ruhuna saplanmış hançer yarası değildi. Tımarhane mantığında, binanın kendisi demokrasidir; fikirler değil…


Parlamento Başkan vekili Kürt Pervin Buldan da, tımarhane aklı ve fikriyatıyla evinde baskına uğruyor, polisin emir ve komutasıyla savcının karşısına sürükleniyordu.

Aynı Buldan, daha sonra işinin başına dönüp Türklere has (adamına göre) dikta Anayasasını da hazırlayacak parlamento oturumlarını yönetiyordu.


Tımarhane’de bir başka enstantane: Kılıcından kan damlayan işgalci, kadın, çocuk hırsızı, başkasının malı, mülkü, emeğinin talancısı Osmanlı ruhu dalgalandırıyordu, her yerde. Hortlak, peşine taktığı kalabalıklara savaşı, sinema filmleri ve Attari oyunu gibi gösteriyor, her taraf şehirleriymişcesine kolay zafer vadediyordu.


Hitler saflarında, İkinci Dünya Savaşına katılmanın ağıdını söylüyorlardı. O savaşa katılmamakla Türkün erkekliği öldürülmüştü, çünkü.


Ama hamd olsun, artık devir değişmişti. Çağ, dindar ve kindar Müslümanlar devri, Osmanlı ruhunu şad eyleyen fetihler zamanıydı.


Her yanı yara, bere içinde olan Irak ve Suriye vadedilmiş, ganimet toprakları olarak fatihini bekliyordu.


Ayrca, Irak yaralı olduğu için, kolay hedefti. Karşı koyma gücü yoktu. Uyanıp, Türk askerinin Başika sırtlarını tutmasına itiraz halinde, cevap hazırdı:


“Lan, gücün varsa üstüme gel!.."


Nitekim, öyle oldu. Irak, “topraklarımdan çık, aksi halde" demenin ötesine geçemedi. Çünkü, talancılık kural ile mal kapılmış, üstüne oturulmuştu. Elden gitmiş

malın hesabı olmazdı. Başika, kıyıya vurmuş batık geminin malı gibi, ellerinde kaldı.


Ama, asıl vadedilmiş ganimet, Suriye’de talihlisini bekliyordu. Sindirilmesi gereken yeni güç Kürtler de oradaydı.


Ancak, Suriye’de aşılması gereken Rusya engeli vardı. Onlar, ülkeye kol, kanat germiş, işgalci iştahlara sopa gösteriyordu. Rusları aşmak için, olmadık renklere girdiler. Sevimlilik taklaları attılar. O da fayda etmeyince, güç gösterisinde bulundular.

Şantaj ve tehditlerin boyutunu uçak düşürmeye vardırdılar.


Uçak olayı ile Amerika’nın yardıma geleceğini hesaplamışlardı. Ancak, hesapları yanlış çıktı. Amerika, şantajcının küçük hesapları yüzünden, dünya savaşını tetikleyecek

kadar sorumsuz değildi. Abuzittin, bundan sonra yelken indirdi. Alttan alıp Ruslara

yaltaklanma, yaranma taklaları atmaya başladı. Aracılar bulup ilişki kurdu. “Ver elini öpim abi" demeler, armağanlar sunma, çıkar kapılarını açma, Batıdan kopup yanaşma cilveleri başladı.


Sonunda, Halep işgalinde kullandıkları El Kaide’nin uzantısı Nusra’yı oradan çekerek göze girip Suriye’ye sızma izni aldılar. Bando-mızıka çalarak, zafer naraları eşliğinde, sıkı ticaret ortağı, dost ve kardeş IŞİD’in kontrol ettiği sınırdan içeriye girdiler.


Cerablus, adeta bayrak değişimi ile IŞİD tarafından teslim edildi.


Ayrıca Kürtler ikisinin de ortak düşmanıydı. Her biri ayrı cepheden saldırıyordu. Ancak Türkler, Kürtleri alandan silmek için, derinlikli bir işgali ön g.rüyor, bunun için El Bab’ı ele geçirip güneyden kuşatma çemberi oluşturmayı planlıyordu.


Bu, IŞİD’in stratejik kaybı demekti. Anlaşmazlık, El Bab’da çatışmaya, çatışma da Türklerin, darbelenmesine, tank, zırhlı araç ve personel kaybına dönüştü.


Türk halkı, bu arada savaşın, sinema filmi ya da Attari oyunu olmadığını anladı. Moraller bozulmaya, mırıltılar duyulmaya başladı.


/**/

Bunun üzerine Erdoğan, bir kere daha ırkçı-dinci kesimin şoven damarından içeriye girerek, ikinci ulusal kurtuluş savaşından bahsetmeye başladı. Deniz piyadeleri dahil, ordusunun bütün unsurlarını seferber ederek, Komşu ülkeyi işgale çıkmış Türk devleti, iç ve dış düşmanın saldırısına uğramış mağdur rolündeydi. IŞİD’le, karşılıklı olarak “Allah u ekber” sloganlarıyla biribirine saldırıyor, ama Erdoğan  biri laf etmiş, bayrağın ipini koparmış gibi “ezan susmayacak, bayrak inmeyecek” naralarıyla, toplumun savaşkan ruhuna tirit suyu veriyordu.