
Sanatın, özelikle de tiyatro sanatının hangi anlayış ve felsefe ile ele alındığı-alınacağı çok önemlidir. Örneğin 1970’li yıllarda, tüm sanat alanlarında olduğu gibi tiyatroda da halkçı bir yaklaşım hakim idi. Kapitalist modernite 12 Eylül ile beraber tüm toplumsal muhalefeti ortadan kaldırmak isterken, tiyatroya da hakim olan bu halkçı felsefi yaklaşımı ortadan kaldırmak istemiştir. Özelikle müzik, sinema, tiyatro ve edebiyat alanında böyledir. Egemenler, 1970’lerin halkçı ve toplumcu sanatını popülerleştirme yoluyla eriterek sisteme entegre edip, sistemi yaşatır hale getirmiştir. Arabesk ve popla; müzik, sinema ve edebiyat alanında yapılanlar, tiyatroda da özenle uygulanmıştır. Devrimci tiyatrolar ve tiyatrocular, başta devlet tiyatroları, konservatuarlar, şehir tiyatroları ve TV’ler olmak üzere birçok araçla göbekten devlete bağlanmışlardır. Durup dururken binlerce tiyatrocu buhar olup uçmadı, tiyatro devletleştirilerek toplumdan koparıldı.
Sanatta tekelleşme
2012 yılını Kürt tiyatrosu açısından değerlendirirken 1970’lı yılların devrimci tiyatrosunun başına gelenlerden tecrübe çıkararak yaklaşmalıyız. Tiyatro alanındaki devlet politikaları iyi anlaşılmadan sistem dışı bir tiyatro geliştirmek zor olacaktır. Kürdistan'da, devlet (her alanda olduğu gibi) sanat alanında da bir tekel oluşturmak istiyor. Sanatta ve tiyatroda tekelleşmeyi derinliğine anlamak durumundayız. Çünkü sanat alanında yapılan anti-demokratik örgütlemelerle, Kürdistan'da sanat halkçı felsefeden koparılarak, bir çeşit gasp diyeceğimiz yöntemlerle tekellerin sermayesi haline getiriliyor. Devlet eliyle yapılan sanat alanında ki bu şirketleşmeye, 'sanatta gasp şirketleşmesi' demek daha yerinde olur. Sanat alanındaki tekelleşme tek bir el ile yürütülmez. Bu işin içinde devlet tiyatrolarından, konservatuarlara, özel sektörden özel kişilere kadar çok farklı görülen ama aslında fazla farklı olmayan, birçok kesim vardır. Devlet kurumlaşmaları dışında, kimi çevrelerin yaklaşımları da benzer zararları verebilir, veriyor. Orta sınıf AKP'cilik anlayışı, sadece devlet kurarak devletleşmez. İktidar gücünü etrafında toplayarak, bir çeşit bürokratik devletleşmede aslında AKP'lileşmedir. Bu anlamda sanatta, özelikle tiyatroda tekelleşme, topluma karşı sanat alanında bir 'iç savaş' anlamına gelir. Çünkü toplumun içinden çıkan orta sınıf, tekelleşmek için toplum içinde kendisini etraflıca örgütler.
Öze bağlı kalınmalı
Kürt tiyatrosunda 1990’lı yıllarda artan üretkenlik, sermayedarların verimli toprakları ele geçirerek işletmek istemesi gibi, kurulacak tekel düzeneği ile orta sınıfa bağlanmak istenmiştir. Sanat alanındaki 'iç savaşın' nedeni de devrim ve demokrasi değerlerinin tekel sahipleri tarafından sömürülmek istenmesinden kaynaklanıyor. Sanat, özellikle de tiyatro bir çıkar ve rant kapısı haline getiriliyor. Eminiz ki bütün tiyatrocular bilinçli bir şekilde bu zihniyet ve yapılanma içerisinde değildir. Fakat bu politik yaklaşım kendiliğinden değil ideolojik ve örgütsel bir yapılanma olarak anlam bulan şeylerdir. Farkında olmadan da bazı yanlış politikalara düşülebilir.
Evrensellik ve yerellik bu politikaların deşifrasyonunda önemli bir göstergedir. Bir sanat eserinin evrenselleşmesi, o sanat eserinin oluştuğu ve çıktığı yerde, yani kendi coğrafyasında kendi halkının sahiplenmesi ile oluşur. Halk tarafından benimseniyorsa ve halka mal olursa o eser evrenselleşir. Bunun dışında ki sanat eserleri kolay kolay evrenselleşemez. Kürt tiyatrosunda ki yerellik, tarihin derinliklerinde ne kadar aranıp ortaya çıkarılırsa evrenselliğe de o kadar ulaşır. Zaten evrensel olanı araştırmak ve uygulamak yerel olanı tanımlamak için yetmez. Çocuğa bakarak anayı tanımlayamamak gibi bir şeydir. Ancak anaya bakılarak ana tanımlanır. Örneğin Kürt tiyatrosunda evrenselleşmiş tiyatro oyunlarını ele alıp oynamak, Kürt kültürünü, Kürt kimliğini tanımlamak için yeterli olmaz. Hatta bu oyunlar tekelci, devletçi mantıkla ele alınırsa söz konusu kapitalist modernite yaklaşımı olduğu için o sanat çalışması tam bir kültürel soykırıma da dönüşebilir. Modern çocukların, geleneksel anaya bakışındaki duruma düşülebilir. Ele alınan tiyatro oyunlarının gerçek sahiplerine de haksızlık olur. Sanatın devletleştirilmesi ile kurulan 'yanlış hayat, doğru yaşanmaz.' Bir sanat yapıtının satılmasına, eğlence malzemesi haline getirilmesine kimin gönlü razı olabilir.
Kürt gerçekliğinden koparılamaz
Kürt kültürünün ve tiyatrosunun kendisini koruyup koruyamayacağı, var olup olamayacağı, tam garanti altına alınamamıştır. Kürtlüğü sahiplenmeden tarihsel ve toplumsal anlamda Kürt'ün varlık ve özgürlük sorununa eğilmeden yapılacak tiyatro oyunları, sadece Kürtçe yapılmış olmakla, Kürt yaşamını anlatmada her zaman yetersiz kalacaktır. Kürt sanatı ve özellikle de Kürt tiyatrosu, Kürt toplumsal gerçekliğinden kopuk ele alınamaz. Orta sınıf sanat anlayışı sahipleri belki Kürtlükten koparak bir kurtuluş arayabilirler, rahat ve huzurlu bir yaşam isteyebilirler ama açık ki, Kürt kimliğinin gözü kara bir savunucusu olamazlar. Kürt tiyatrosunu İngiltere'de, Danimarka'da, İtalya'da değil, Kürdistan'da hem de tarihin derinliklerinde aramak daha yerinde olacaktır. Bugün Kürt tiyatrosu ile meşgul olan insanlarımızın, kültür ve sanatımızın kendi halk ve tarih gerçekliğimizden ayrı ele alınamayacağını bilmesi elzemdir.
Diğer bir sorunda, Kürt tiyatrosunun popülerleştirmesi sorunudur. Bu Kürt dili ile yapıldığı gibi beyaz Kürt olarak tanımlayabileceğimiz çevrelerdeki tiyatrocular tarafından 'çok güzel bir hareketmiş' ve benzerleri gibi Türkçe de yapılabilmektedir. Oyunlaştırma ve skeçler ile günübirlik bir anlayışla tüketim kültürüne dayalı, topluma fazla bir şey vermeyen, eğlence adı altında zarar veren bir pratik söz konusudur. Bu tarz sanat, aynı fırından çıkan taze ekmek gibi, ilk gün yedin yedin yoksa ertesi gün bayatlar. Günümüz dizileri ve bazı sözde tiyatral programlar bunun somut örneğidir. Halkın acı, sevinç ve üzüntülerinden uzak, burjuvazinin duygularını yaşayan bu kesimlerin yaptığı, gerçek sanatı seviyesiz bir sanat anlayışıyla vurmaktır. Onun potansiyelini sisteme kanalize etmektir ve boş yere harcamaktır.
Orta sınıf çizgisi bellidir. Fakat asıl sorunumuz orta sınıf anlayışında olmayanların, halkçı tiyatrocuların kültür-sanat çizgisindeki muğlak duruşudur. Orta sınıf karşısında toplumcu bir duruş sahibi olan, Kürt tiyatrocuları doğru bir akademileşmeyle zihniyet ve ruhlarını yenilemezlerse, bu 'sanatsal iç savaş' uzun süreceğe benzer. Bu sanatsal savaşımın, hem devlet karşısında hem de orta sınıf anlayışı karşısında kazanılması için ciddi bir planlamaya ihtiyaç vardır. Eğitsel, örgütsel ve eylemsel anlamda kapsamlı bir tartışmaya ihtiyaç vardır. Kürt tiyatrocuları bunu tartışmak zorundadır. Kürt tiyatrosunun felsefesi anlayışı, bu anlayışın örgütlenmesi ve kurumsallaşmaları, yine buna bağlı olarak demokrasinin dili olan sanatsal eylemi yaşam bulmadıkça, doğrultu kazanması zor olacaktır. Sanatın devletleştirilmesi ve tekelleştirilmesine karşı doğru bir yanıt verme bu temelde olabilir. Kürt tiyatro sanatçısı Yekta'yı yaşamını yitirişinin 9. yılında saygıyla anıyorum. Herkesin tiyatro günü bu temelde kutlu olsun!
HARUN DİCLE