Seçim haberleri arasında kaybolmuşken, geçen aylarda yapılmış bir röportaj ilişti gözüme, 'Kokunun Kitabı’nı yazan Vedat Ozan ile yapılmış. Kokunun hayatımızdaki yerini, tat almayı ne kadar etkilediği ve hatta tat alma duyusunu belirleyip belirlemediği üzerine dikkat çekici bir röportaj. Bir yerinde "toplam lezzet" ifadesi geçiyor. Toplam lezzet, koku ve tatların bileşkesi ile ortaya çıkıyor. 

Koku ile mutfağı birbirine iliştirerek; ülkeyi bir mutfak, rejimi koku, aktörleri de araç-gereç/malzeme olarak görerek işe başlayalım.

(Ve mutfaktan bir not: Kokusunu beğenmediğimiz yemeği yemiyoruz! Demekki tat ile koku arasındaki o pratik ipte sallanıyoruz.)

Siyaset masası, mutfak hakkında en iyi fikri veren yerdir. İyi bir yemek masayı şenlendirir. Kötü kokan bir yemek ki sunum mükemmel olsa bile, kurtaramaz durumu, tadının lezizliğine dair kimse beklenti içine girmez, masa çöker! İşte bu ülkenin sorunu: Yemekler kötü kokuyor ve nadiren tadı güzel bir yemekten söz ediliyor! Ülkeyi yöneten pardon mutfağın efendisi olan şefin beğenilmeyen yemek karşısındaki tepkilere dair söylemlerindeki öfke, kutuplaştırıcı ve ötekileştirici üslup birdenbire mi ortaya çıktı? Yoksa önceden işaretlerini almış mıydı mutfak? 

Alegoriden hakikate geçiş: Yabancı gazetecilerin Ankara analizleri içinde sıklıkla serpiştirilmiş "totaliter, diktatör, otoriter" ifadeleri de mi birdenbireydi? Türkiye medyası bile açıktan diktatör dememek için sürekli bu analizlerden alıntı yapıyor. Demek ki bunu doğrudan söyleseler kanıtlayabilecekleri bir durum yok, söylentiye, yorumlara dikkat çekiyorlar. Amaç belli: Uyarıcı nitelikteki bu yazılarla kamuoyunu bir kavrama doğru yöneltebilmek, bir de bu tarafını düşünün diyebilmek. Bu yöntemi sıklıkla deneyenlerden biri Cengiz Çandar. Neredeyse artık Türkiye siyaseti ile ilgili tırnak içine almadığı ve uzun uzun anlattırmadığı yazı yok! Yani yazdığı yazı yok. Yazılacak mevzunun yakıcılığını bildiği için, o kokuyu uzun zaman önce aldığı için; yanmamak adına, en fazla ülkeye girişinde sıkıntı yaşayacak yabancı analistlere/ gazetecilere yüklüyor yükü. 

Mutfak ne kadar dayanıklı, geçip gitmez bir kokunun esaretine direnmeye? Gazetecilerin yönlendirmesini, akademisyenlerin pasını görüyor mu acaba? Geçmiş zaman tecrübeleri var mı, akılda kalan, sık sık geri dönüp anımsayacakları? Hayır. Mutfak hep yanmış aslında! Burnunda ıslak bir yanık kokusu... Haliyle yeni bir kokuya doğal direnç var; "toplam lezzet"in oluşmasından yana bir engel var. Toplam lezzetin intiharını geciktirmeyecek bahaneler hazır, aslında.

Koku öğrenilen bir şey. Ne kadar çok koku öğrenilirse o kadar gelişiyor kapasite. 

Halkın koku ile arası iyi değil. Ya çok koku tanımadılar ya da o kadar çok koku bombardımanı yaşadılar ki, kokudan yana bellek doldu taştı, hissizleştiler. Hiperosmia denilen şey de koku algı bozukluğu ve tedavi katiyen zorunlu!

Başlık bizi mutfağa taşıyor. Çünkü hayat tüm disiplinlerin açık ve kapalı mutfağı. Açık hale gelişi yeni medyanın varlığıyla bir tür. Kapalılık ise kamusal alanla özel alan arasında sakil bir yerde. Koku açık- kapalı hepsini kapsıyor ve anlatıyor. 

Hayatın ahlaki ölçütleri bir bir el etek çekerken gündelik hayattan, ki buna ardı ardına yaşanan kadın cinayetleri, işçi kıyımları, çocuk istismarları ve istismarı besleyen din kisveli saçmalıkları da eklersek, hayatın kokuyla birleştirip sunduğu lezzet ortadan kalktı bir süredir. İnsanın en yakını kokusudur ya; kendi kokusunu dışarıdan sıkılan kokulardan ayıramayan insanın kendine yabancılığıyla, tadı tuzu, aroması kalmadı. Ülkenin her yanıyla temiz olmasına gönül vermişlerin toplam lezzet arzusu yavaş yavaş "aman sen dee"ye kadar indi: Ne yapsak da değişmiyor hiçbir şey.

Yangını bilmem, koku mutfağın tüm damarlarına sindi ve sevdi yerini. Ama bazı mutfaklar var ki, en başından beri kapadı kapısını, örttü penceresini, çekti perdesini, çiçekli baharların getirdiği kokuyu özlemle bekliyor. İçerde ise toplam lezzetin yeni formulü üzerine çalışılıyor. Sadece ağzımızın tadı için değil, hayatın tadı yeniden bulsun kendini diye… Bu çaba toplam lezzeti ipten alıp, masamıza dahil edecek yeniden. 

Ben umutluyum…