Türkiye'de kendi gerçeğinin ve üzerindeki devlet politikalarının farkında olmayan toplulukların başında Aleviler geliyor. Son zamanlarda belli bir farkındalık olsa da, hala devletle sıkı ilişki içinde olan bazı çevrelerin yaklaşımları nedeniyle devlet Aleviler üzerindeki asimilasyon ve soykırımcı politikalarını örtme imkanı buluyor. Öyle ki, mezhepçi AKP iktidarı bile Alevileri aldatma yoluna gidebiliyor. Bugün Ortadoğu'da mezhepçiliğin öncüsü olarak Sünni Hanefiliği sadece Türkiye'de değil, Ortadoğu'da bile hakim kılmaya çalışan AKP'nin kendi sorunlarını çözebileceğini söyleyen bir gaflet durumu yaşanmaktadır. Kuşkusuz AKP'nin inandırıcılığı olmasa da, devlet politikalarını görmeyen yaklaşımlar, bu tür politikalara karşı mücadelede zayıflıklar ortaya çıkarmaktadır. 

Türkiye'de özelikle Türk ve Sünni olmayan toplulukların kendi üzerlerinde uygulanan politikaları anlamaları için ilk önce ulus-devletin ne olduğunu anlamaları ve bunun Türkiye'de nasıl bir politika, strateji ve uygulamayla gerçekleştiğini görmeleri gerekir. Bunu anlamadan üzerlerinde uygulanan politikaları anlayamazlar. Anlayamadıkları için de doğru mücadele veremezler. 

Şu anda Türk devletinin zihniyet ve politikalarının ne olduğunu anlayanlar artık yok olmaya yüz tutmuş topluluklar ve yüzyıla yakındır soykırım politikalarına karşı mücadele eden Kürtlerdir. Kuşkusuz Kürtler içinde de soykırıma çok yönlü uğrayan Alevi Kürtler olduğu için onlar içinde de Türk devletinin politikaları konusunda bir bilinç oluşmuştur. Ancak devlet üzerlerinde çok yönlü özel savaş uyguladığı için Alevi Kürtlerdeki bilinç ve bu temeldeki mücadele de yetersiz kalmaktadır.


Milliyetçilik soykırımcılığın ideolojisidir

Kapitalist modernite ve ulus-devlet bir soykırım sistemidir. Kapitalist modernitenin tüketim toplum çağı tamamen bir toplum kırım, dolayısıyla soykırım çağıdır. 

Kapitalizm kendini ulus-devlet formuyla var etmiş ve geliştirmiştir. Ulus-devlet kapitalizmin sömürü alanıdır. Ulus-devleti kapitalizmin sömürü gerçekleş- tirdiği en büyük fabrika olarak görmek gerekir. Kapitalist devlet bir ulusal topluma dayanarak kendini var etmekte ve bu ulusal topluluğu kendi sömürü tekel alanı olarak görmektedir. Bu açıdan tek ulus dışındaki tüm farklı toplulukları yok etmeyi esas almaktadır. Milliyetçilik denen olgu kendi dışındaki toplulukları eritmek ve yok etme zihniyetinin pratikleşmesidir. Milliyetçilik bir yönüyle de soykırımcılığın ideolojisidir. Bu nedenle kapitalist modernite ve ulus-devlet sistemi insanlık tarihinde görülmemiş bir soykırım gerçekleştirmiştir. Sadece fiziki soykırımı değil, en az onun kadar kültürel soykırım kapitalist modernite ve onun ulus-devlet sistemiyle gerçekleşmiştir. Bu açıdan kapitalizm ve onun ulus-devleti insanlık tarihindeki en ağır suçları işlemiştir. İnsanlık için en büyük suçlular olarak tarihe geçmiştir. Birçok halk ve kültür kapitalizm ve ulus-devletin ortaya çıkmasıyla birlikte yok olmuşlardır. Özellikle son beş yüzyıl fiziki ve kültürel soykırım yüzyılları olarak tarihe geçmiştir. 

Ulus-devlet sadece etnik olarak değil, inanç olarak da tekçidir. Ulus-devletin yarattığı bir felsefe, paradigma ve zihniyet vardır. Bunun esası da tekçiliktir; kendisi dışındakileri yok etmektir. Bu açıdan etnik olarak tekçiliği yaşayan inanç olarak da tekçidir. Kendi inancı dışındakilerini yanlış ve öteki görür ve dışlar. Kuşkusuz dışlamakla yetinmez, tekçiliği hakim kılmak için ortadan kaldırır. Bunu en somut olarak Ortadoğu'da görürüz. Ortadoğu, dinlerin ve inançların ortaya çıktığı coğrafyadır. Kapitalist modernite çağına kadar, 19. yüzyıla kadar Ortadoğu'da Süryaniler, Ermeniler, Êzidîler, Aleviler, Dürziler, daha başka farklı inançlar yoğun olarak yaşıyorlardı. Her zaman hakim inanç olan İslamiyet’in baskı ve ötekileştirici yaklaşımlarını hissetmişler, ama bu 19. ve 20. yüzyılda olduğu gibi bir soykırım politikasına dönüşmemiştir. Farklı inanç topluluklarının yok olmaya yüz tutması kesinlikle kapitalist modernite ve ulus-devletin tekçilik zihniyetinin inanç alanına yansıması sonucudur. 

Ermeniler, Süryaniler, Êzidîler gibi inanç toplulukları yok olmakla yüz yüze kalırken, bu süreçte Aleviler de nasibini almıştır. Osmanlı döneminde Aleviler baskılar ve katliamlar yaşamışlardır. Ancak Alevilerin soykırıma uğraması ve yok olmakla karşı karşıya kalması esas olarak kapitalist modernite ve ulus-devlet çağıyla gerçekleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, kapitalist modernist ulus-devlet anlayışıyla tek ulus ve tek inanç yaratma amacıyla hareket etmiştir. Tüm politikaları bu tek ulus ve tek inanç yaratmaya endekslenmiştir. Her şeyden önce bunun görülmesi gerekir. 


Asimilasyona karşı duruş zayıf kaldı

Aleviler kapitalist modernite ve ulus-devletin tekçi zihniyeti ve bunun yarattığı sonuçları hala tam anlayamamışlardır. Cumhuriyetin tek mezhebe dayalı dini kontrol etme ve devletin hizmetine sokma anlayışını ifade eden ucube bir laikliğin aldatıcılığında üzerlerinde uygulanan sistemli politikayı görememişlerdir. Devlet dini, devlet mezhebi ve bunun yarattığı mahalle baskısıyla inançlarında yaşanan başkalaşıma uğrama sürecini anlama olmamıştır. Bunun sonucu inancın özüne yönelik asimilasyon ve soykırımcı saldırılara karşı duruş zayıf kalmıştır. 

Hiçbir çağda tekçilik kapitalist modernite çağı kadar kendini dayatmamıştır. Osmanlı dönemi bile kapitalist modernite ve ulus-devleti yeni dini olarak kabul eden cumhuriyet kadar tekçi olmamıştır. Farklılıkları bu düzeyde bitiren bir durumda olmamıştır. Osmanlılarda farklılıklar ikinci planda kalmış, öteki olmuş, ama bu planlı tekleşmeyi hedefleyen bir soykırım politikası biçiminde olmamıştır. Bu açıdan kapitalist modernite ve ulus-devletin farklı inançlar için ne anlama geldiğinin derin bilincine varmak önemlidir. Aleviler de kapitalist modernite ve ulus-devlet tekçiliğinin inançlar üzerindeki asimile edici, tüketici ve soykırımcı karakterini hala tam anlayamamışlardır. Hatta kapitalist modernite ve ulus-devlet ilerici görülerek kendi idam iplerini çekme konumuna düşmüşlerdir. 

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra Aleviler için tam bir soykırım süreci başlatılmıştır. Aleviler bilinçli olarak inançlarını var ettikleri coğrafyalarından koparılarak soykırım sürecine sokulmuşlardır. Kapitalist modernite farklı inanç ve topluluklar için bir soykırımı ifade etmektedir. Özellikle tüketim toplumuyla birlikte bu soykırım daha da hızlandırılmıştır. Çünkü tüketim çağı toplumsallığın tümden öldürülüp bireyciliğin şahlandırıldığı çağdır. Bireycilik ise her türlü etnik ve dinsel kültürün ölümünü ifade etmektedir. 

Her etnik kimlik ve inanç bir toplumsallığı ifade etmektedir. Bireysel bir inanç ve kültür yoktur. Her inanç bir toplumsal formdur. Bir toplumun kimliği ve kendini var etme biçimidir. Zaten ilk inanç biçimi olan totem bile o topluluğun kendi gücünün farkına varmasıdır; toplumsallığını görmesidir. Bu açıdan toplumsallığını ve toplumsallığının gücünü totemle ifade etmiş; toplumsallığını bu inanç formuyla korumuştur.

Alevilik de tüm inançlar gibi bir toplumsallığın yaşam değerinin ve kültürünün ifadesidir. Aleviler bir toplumun kendini var eden değerler sistemi olmuş; bu değerler sistemi de toplumsallığıyla kendini yeniden ve yeniden var ederek sürekliliğini sağlamıştır. Aleviliğin kendini var ettiği coğrafyalar ve havzalar olmuştur. Bunlar Desim, Antep, Adıyaman, Maraş, Malatya, Sivas, Erzincan, Tokat, Amasya ve Çorum hattıdır. Kuşkusuz başka havza ve koloniler de vardır. Ama Alevilik esas olarak bu coğrafyada kendini yeniden var etmektedir. Hatta diğer havza ve kolonilerdeki Aleviler de bu alanlardan beslenmektedir. Aleviler toplu bulundukları coğrafyada inanç ve kültürlerini var ettikleri gibi, devlet dışı toplum olarak kendi yaşam sistemlerini kendi kurmuşlar, devlet kapısına muhtaç olmadan yüz yıllar boyu ve binlerce yıl yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu, Aleviliğin toplumsal karakterinin daha güçlü olmasını sağlamıştır. Tüm işlevini devlet değil, toplum yerine getirdiğinden, toplumun tüm gözeneklerine nüfuz etmesi Aleviliğin devletleşmiş inançlardan çok daha güçlü olmuştur. Zaten tüm baskılara rağmen ayakta kalmaları toplumsal karakterlerinin bu gücüyle ilgilidir. 

Kapitalist modernite çağında Türk-Sünni Hanefi cumhuriyet ve onların özel savaş güçleri Aleviliğin gücünün kaynağının ne olduğunu iyi görmüşler ve buraya yönelmişlerdir. Alevi Kürtler ve Türklerin bulunduğu coğrafyadan göçertil- meleri bilinçli ve planladır. Aleviliği kendini var ettiği çevreden ve toplumdan koparılarak asimile etmek ve soykırıma uğratmak hedeflenmiştir. 

Bir inancın kendini var eden çevreden koparılması ve toplumsallığının dağıtılması, o inancın yok oluş sürecine sokulmasıdır. Her çiçek kendi toprağında güzeldir, gerçek rengini ve kokusunu burada verir. İnançlar da ve tüm kültürel varlıklar da böyledir. Alevileri var eden coğrafyalarda şimdi neredeyse insan bırakılmamıştır. Toplumsal yaşam yaşlısı, genci, çocuğu, kadını ile birlikte vardır. Şimdi birçok yerleşim alanı genci ve çocuğu olmayan bir alana dönüşmüştür. Bir zamanlar Sivas Alevilerin yaşadığı şehir olarak bilinirdi. Şimdi Aleviler neredeyse Sivas il nüfusunun yüzde 10’u bile değildir. Maraş, Malatya, Dersim ve Erzincan’da da benzer durum söz konusudur. Adıyaman’da biraz kalmıştır, ama şimdi aynı oyun Adıyaman üzerinde de oynanmaktadır. 


Alevileri kaynaktan koparmak

Alevilik metropollerde ya da Avrupa’da kendini var edemez. Zaman içinde yok olmaya mahkum bir sürece sokulmuştur. Ancak yine de Aleviler kendilerini korumak için gittikleri yerde aynı mahallede oturmayı tercih etmişlerdir. Örneğin İstanbul’da Okmeydanı, Ankara’da Tuzlu Çayır’da yoğunlaşmışlardır. Kuşkusuz yoğunlaşmalar başka mahallelerde de olmuştur. Biz sadece bu iki mahalleyi örnek verdik. Aleviler metropollerde varlıklarını böyle sürdürmüşlerdir. Hala metropollerde varlıklarını sürdürüyorlarsa böyle belli semtlerde yoğunlaşmalarındandır. Kuşkusuz bir iki kuşak sonra bu mahalleler bile Alevi inancını korumaya yetmeyecektir. Sivas’ta, Malatya’da, Maraş’ta, Dersim’de ya da Tokat’ta Aleviliği korumaları gibi korumaları ve yaşatmaları zordur. Kuşkusuz mevcut durumda bu mahalleler Alevilerin kendilerini koruduğu ve yaşattığı alanlardır. Bu gerçek iyi bilinmelidir. 

AKP iktidarı şimdi bunu gördüğü için bu mahalleleri de kentsel dönüşüm adı altında ya da başka gerekçelerle ortadan kaldırmak istemektedir. Aleviler üzerinden metropollerde şimdi böyle bir asimilasyon ve soykırım planı devreye sokulmak istenmektedir. Sizlere yeni konutlar yapacağız dedikleri Alevi kültürünü, varlığını koruyan o yerleşim yerlerinin dokusunu bozmak ya da ortadan kaldırmaktır. Öyle masumane bir kentsel dönüşüm değildir; inançsal dönüşüm sağlatmak istenen bir toplumsal mühendislik yapılmaktadır. Çünkü Aleviler bir toplumsallık sağlayan bu mahallelerden dağıtılarak zaman içinde yok edileceklerdir. Zaten kaynaktan, kökten kopmuşlardır. Bir de bir arada yaşamaları ortadan kaldırılırsa artık kendilerini yaşatmaları mümkün değildir. Aleviler metropollerdeki bu oyunları göremezlerse, buna göre bir tutum içinde olamazlarsa bir gaflet içinde kendilerini yok edecek politikalara boyun eğmiş olurlar. Aleviler her hafta Yeni Bosna’da Cem yapmakla ayakta kalamazlar. Her inanç bir toplumsallığı varsa ayakta kalır. Toplumsallığı dağıldığında sadece zaman zaman bir cemevinde toplanıp ritüelini yerine getir- diğinde bir kabuk haline gelir. Bu da artık toplumu var eden değerler sistemi yerine bir elitin toplumu kontrol ettiği ya da iktidar güçlerine pazarladığı bir konum ortaya çıkarır. Zaten toplumsallığın dağılması ve inancın toplumsal işlevini yitirmesiyle birlikte bu tehlike ortaya çıkmış bulunmaktadır. 

Kapitalist modernite zaten inanç ve kültürel soykırım paradigmasıdır. Hakim etnisite ve inançlar dışındaki topluluklar için tam böyle bir işlev görmektedir. İnançlar ve kültürler toplumsal formdurlar. Toplumsal işlevi olan kurumlardır. Ya da toplumsallık varsa bu inanç ve kültürlerin bir anlamı vardır. Ya da toplumsallık olduğu müddetçe vardırlar. Bu açıdan kapitalizmin toplumsallığı dağıtmasıyla birlikte inançların ve kültürlerin varlığı tehlikeye girmektedir. Bireycilik, toplumsallığın, dolayısıyla farklı inanç ve kültürlerin düşmanıdır. Hakim etnisite ve inançlar bir biçimde varlığını sürdürseler de, kapitalist modernite ve bireycilik diğer inançların katili konumundadır. Bireyciliğin geliştiği ortamlarda inançları korumak mümkün değildir. 


Alevilik topluma dayanmalıdır

Alevilik, devlet dışı toplum olarak varlığını korumuştur. Alevilik devlete değil, topluma dayanarak var olmuştur. Bu açıdan Aleviliği devlete yanaştırmak Aleviliğe ihanettir. Alevilik devlete değil, topluma dayanmalıdır. Toplumcu olmalıdır. Toplumdan aldığı güçle kendi varlığını sürdürmelidir. Alevilerin devlet olmaması onun güzel yanıdır. Özellikle devletin giderek ötelendiği, demokrasinin yükselen değer olduğu çağımızda devlet olmadık, devlete yedeklenmedik, devletle barışık olmadık, devlete boyun eğmedik, bu nedenle başımıza şunlar geldi, demek, Aleviliğin tarihine ve gerçeğine ters yaklaşmaktır. Artık Aleviler tarihlerinde olduğu gibi devlet dışı toplum olarak kalarak insanlık için rolünü oynayacaklardır. Bu açıdan devletten, bireycilikten de uzak durmak Aleviliğin özüne ve tarihine uygun davranmaktır. Aleviler kendilerine yönelik tehlike nereden geliyor, Aleviler var olmak için hangi zihniyet ve politikaya sahip olmalıdır konusunda netleşmelidirler. 

Geçmişte Aleviliğin toplumsallığına saldırı yapıldığı gibi, bugün de toplumsallığı dağıtılmak istenmektedir. Maraş’a Suriyeli mültecilerin yerleştirilmek istenmesi de, bulundukları topraklardan metropollere göçertilmeleri de, metropollerde toplu bulundukları mahallelerden dağıtılmak istenmeleri de, Aleviliğin toplumsal işlevinden koparılıp her hafta yapılan bir ritüele indirgenmesi de tamamen Asimilasyonist soykırımcı politikaların uygulamaları olarak görülmelidir. Alevilerin inancını olduğu gibi, yani tarihte yaşadığı gibi hiçbir inanç mühendisliğine tabii tutulmadan yaşaması için özellikle toplumsallığını koruması ve toplum olarak var olması gerekmektedir. Bu da var olan topraklarından kopmadan, yine bulundukları her yerde toplum olarak yaşayarak ve toplumsal sorunlarını kendi değerleriyle çözerek var olabilirler. Aleviler kendileri üzerindeki devlet oyunlarını, asimilasyon ve soykırım politikalarını doğru anlamadan doğru bir politika ve tutum ortaya koyamazlar. 

Alevilerin de bir politikası olmalıdır. Bu da tarihine ve özüne uygun olmalıdır. Devlet politikaları altında yok edilmek istenirken, demokratik politik bir yaklaşıma sahip olmamak, asimilasyon ve soykırımcı politikalara kurbanlık koyun gibi kafayı uzatmak olur.