
Her işte bir hayır vardır derler. MİT ile PKK görüşmesinin doğru olduğu anlaşılmıştır. Devlet yetkilileri reddetmemiştir. Hatta olduğunu kabul etmişlerdir. PKK’den de bir yalanlama gelmediğine göre bu görüşmelerin var olduğu üzerinden değerlendirme yapmak gerekmektedir.
Kürt Halk Önderi’yle görüşmelerin yapıldığı biliniyordu. PKK ile de görüşmelerin dolaylı yapıldığı söyleniyordu. Hatta İmralı’yla yapılan görüşmelere paralel olarak PKK ile de görüşmelerin yapıldığı iddia ediliyordu. Şimdi PKK ile de uzun süredir görüşmelerin yapıldığı netleşmiştir. Türk devletinin ve PKK’nin bu görüşmelerden bekledikleri farklı olsa da bu görüşmelerin yapılması Kürt sorununun Türkiye’nin en temel sorunu olduğunu bir daha kanıtlamıştır. Yoksa devlet –tabii ki AKP- böyle görüşmeler yapmazdı.
Bu görüşmelerin açığa çıkmasından sonra çok geniş bir çevre bu görüşmeleri olumlu bulmuştur; Kürt sorununun ancak görüşmelerle çözüleceği düşüncesi dile getirilmiştir. Bu durum aynı zamanda Türkiye toplumunun çözüm isteğinin göstergesidir. Eğer devlet ve hükümetin Kürt sorununu çözme iradesi olsa bunun toplum tarafından benimseneceği anlaşılmıştır. Bu durum, Kürt sorununun hala çözümsüz kalmasında Türkiye toplumunun olumsuz bir etkisinin olmadığını bir daha ortaya koymuştur. Kürtler zaten çözüm isteyen taraf olduğuna göre, sorunu çözümsüz bırakan devlet zihniyetidir. Bu devlet zihniyetinin bugünkü pratikleştiricisi AKP’dir.
Görüşmelerin talepler konusunda tıkandığı anlaşılmaktadır. Türk devleti bu görüşmelerde sürekli ateşkes ilan edilmesini istemiş; herhalde PKK de Kürt sorununun çözümünde atılması gereken adımları ortaya koymuştur. PKK’nin taleplerinin defalarca kamuoyuna da yansıdığını biliyoruz. İnternete düşen ses kayıtları görüşmenin sadece kısa bir bölümü. Öte yandan bu görüşmelerden önce de dört görüşme yapıldığı anlaşılıyor. Herhalde bu görüşmelerde de karşılıklı talepler iletilmiştir. Sonuçta da bir anlaşmaya varılamadığı için bugünkü gerilim ve çatışmalar ortaya çıkmıştır. Zaten Kürt Halk Önderi “ben geri çekiliyorum” diyerek İmralı’daki görüşmelere son verdikten sonra Oslo görüşmeleri de son bulmuştur. Başka türlü olması da düşünülemez.
Kürt sorunu Türk devletinin inkar ve imha politikasının ürünüdür. Eğer bugün sorun devam ediyorsa bu, Kürtlerin temel demokratik taleplerinin karşılanmadığı anlamına gelir. Kürtlerin haklı talepleri karşılansaydı şu anda böyle bir sorun var olmazdı. Bu nedenle Başbakan’ın “Kürt sorunu kalmamıştır, Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunu kalmıştır” sözü doğru olmadığı gibi, gerçekleri de yansıtmıyor. Zaten Başbakan Kürtlerin kendi kendini yönetmesini ifade eden Özerkliği tartışmayacaklarını ilan etmiştir. Görüşmelerden neden sonuç çıkmamış derken Başbakan’ın bu sözünü hatırlamak gerekir.
Kürtlerin bu süreçte çözüm için atacağı en önemli adım nedir? Bunun ateşkes olacağı açıktır. Kürt hareketi bunu da defalarca yapmıştır. Bu gerçekler Kürt tarafının çözüme ortam hazırlamak için üzerine düşeni yaptığını gösterir. Bazılarının silah bırakılsın demesinin rasyonalitesi yoktur. Bu tür istemler çözüm niyetini değil, işi yokuşa sürmeyi ifade eder. Kimse bu aşamada PKK’den silahların bırakılmasını bekleyemez. Bu tür yaklaşımlar Türk devletinin 30 yıldır yapmak istediğinin farklı bir ifadesidir. Daha doğrusu tasfiye zihniyetinin düşünebileceği şeylerdir. Dolayısıyla bu tür istemler çözüm konusunda çok ciddi adımlar atılmadan akla getirilmemesi gereken şeylerdir.
Görüşmelerden neden sonuç alınmadığının en somut ifadesi üç bin demokratik siyasetçinin tutuklu olmasıdır. Bu kadar siyasetçinin tutuklu olduğu ve tutuklanmaya devam edildiği bir yerde bırakalım müzakerelerin olmasını, görüşme ve diyalog bile olmaz. Eğer AKP’nin gerçekten çözüm niyeti olsaydı ve bu görüşmelerden bir çözüm çıkarma yaklaşımı bulunsaydı herhalde seçimlerden sonra seçilmiş milletvekillerini zindanda tutarak gerilim yaratmazdı. Bu yaklaşım bile AKP hükümetinin görüşmelere ve görüşmelerdeki partnerine nasıl yaklaştığını açıkça ortaya koymaktadır.
Kürtler çözüm için dünyada hiçbir siyasi gücün yapmadığını yaparak en makul ve asgari taleplerini dile getirmişlerdir. Yani müzakere aralığı için esneyecekleri herhangi bir talepte bulunmamışlardır. Böylece çözümün önünü açmak istemişlerdir. Çünkü Kürt sorunu en başta da bir insan hakları sorunudur; evrensel değerler sorunudur. İnsan hakları konusu da toplumların demokratik haklar konusu da pazarlık konusu yapılamaz. Kürt Özgürlük Hareketi’nin öngördüğü çözüm bireysel ve toplumsal olarak bir etnik topluluğun olması gereken asgari haklarıdır. Demokrasi içinde verilmesi gereken zorunlu haklarıdır. Dünyanın her yerinde bu tür sorunlarda kendi kendini yönetme hakkı mutlaka tanınmıştır. Bask, Katalonya, İrlanda ve İsviçre kantonları gibi tüm çözümlerin esası toplumların siyasi iradesini tanımak ve onların kendi kendisini yönetmesini kabul etmektedir. Türkiye, bu en temel ve doğal hakları kabul etmeden sorun çözülebilir mi? Ya da doğru ve sonuç alıcı müzakere yapılabilir mi?
Kürtler bir toplum, halk ve farklı bir ulusal kimlik olarak kabul edilmiyor. Demokratik Ulus içinde farklılığı kabul edilmiyor. Toplum olarak tanınmayınca hiçbir birey ve çevre muhatap olarak da görülmüyor. Bu nedenle kimse Kürt kökenli vatandaşlarımın temsilcisi olamaz deniliyor. Kürtler toplum olarak görülmeyince onun liderine istenildiği gibi hakaretler yapılabiliyor.
Türkiye toplumunun görüşme yoluyla sorunun çözülmesini kabul ettiği açığa çıkmıştır. PKK-MİT görüşmesine hiçbir tepki gelmediğine göre artık bu görüşmelerin bundan sonra daha açık ve bizzat siyasilerle yapılması doğru olanıdır. Kuşkusuz görüşme yapacak siyasilerde de bu sorunu demokratik yollardan çözülmesi iradesinin bulunması gerekir.
Gelinen aşamada AKP kamuoyuna, bu sorunun gerçek muhataplarıyla ve müzakerelerle demokratik siyasal yoldan çözüleceğini taahhüt etmelidir. Eğer bu yaklaşım benimsenirse atılması gereken ilk adım da İmralı’nın kapılarının açılmasıdır. Çünkü muhatap olarak müzakere yapılacak tarafın lideri İmralı’dadır. Dolayısıyla İmralı’nın kapıları açılıp Kürt Halk Önderi özgür koşullarda görüşme ve müzakere sürecini yürütemezse sonuç alınamaz. Hem muhataplarıyla çözme iradesini ortaya koyup hem de İmralı’nın kapısını açmamak bir samimiyetsizliği ifade eder. Daha doğrusu çözüm niyeti olmadığını gösterir. Bir müzakere ve çözümde lider mutlaka müzakerede aktif yer almalıdır. Mevcut koşullarda da İmralı’nın bu müzakereyi yürütemeyeceği açıktır. Zaten “boş havuzda yüzmem isteniyor” denilerek mevcut görüşmelerden istenilen sonuç alınamayacağını vurgulamıştır. “Eğer çözüm isteniyorsa sağlık, güvenlik ve özgürlüğümün sağlanması gerekir” demiştir.
Kürt sorunu siyasal yoldan ve muhataplarıyla müzakerelerle çözüleceği deklere edilip İmralı’nın kapıları açılmazsa bu durum savaşta ısrar etmek anlamına gelir. Bu savaşı da AKP’nin kazanamayacağı açıktır. Zaten kaybedeceğin bildiği için kara harekatı yapamıyor. Bu konuda kararsızlık yaşıyor.
AKP bir kara harekatıyla kaybetme yerine, Kürt sorununun demokratik temelde çözümünde rol oynayarak demokrasi içinde herhangi bir demokratik siyasi güç olmayı kabul etmelidir. İlle de Kürtleri ezip 1930’ların Türkiye’sinin CHP’si gibi Türkiye’nin tek sahibi olacağım diyorsa “çarşıya pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir”.
AKP’nin çözümsüz politikaları nedeniyle savaş derinleşip gelişse de devlet eninde sonunda PKK ile, dolayısıyla lideriyle oturup bu sorunu çözmek zorunda kalacaktır.