
Yıllardır ‘Kürtler ne istiyor’ sorusu etrafında, ‘istemleri belli değil’, ‘ortak bir talep yok’ denilerek Kürt toplumunun siyasi talepleri muğlaklaştırılmak isteniyordu. Bugün Kürt halkı tarafından çok net olarak ifade edilen Demokratik Özerklik istemi nedir?
Kürtlerin taleplerinin muğlak olduğu şeklindeki söylemlerin altında -kimi iyi niyetli anlama çabası içinde olanların dışında- sömürgeci, soykırımcı kafa yapısı yatmaktadır. Kürtlerin taleplerinde anlaşılmayacak ne var? Kürtler geçmişte o dönem esas aldıkları paradigma gereği devletleşmeye çalışırlarken de şimdi de aynı şeyi istemektedirler. Başkalarına -buna kendi içindeki egemenler de dahildir- kul köle olmayı reddederek kendi olmayı istemektedirler, özgürce kendi kalarak yaşamak istemektedirler. Yani Kürtlerin ne istediğinin anlaşılır kılınması için ille de devlet mi istemeleri gerekiyor? Kaldı ki devlet isterken bile özünde istedikleri yine kendi olmaktı, ‘xwebûn’ idi. Özgürlük Hareketinin ve bağlantılı olarak özgürlük talepli Kürt halkının yaşadığı değişim taleplerde, amaçlarda değildir, sadece ve sadece amaçlarına ulaşırken kullandıkları yol ve yöntemleri değiştirdiler, yani paradigmalarını değiştirdiler. İstedikleri şey de şudur: kendi olmaktır, kendi kalmaktır, özgürce yaşamaktır, sömürgecilikten-soykırımdan kurtulmaktır. Bunun kavramsallaştırılmasını da Demokratik Özerklik ile formüle ediyorlar.
O halde Demokratik Özerklik nasıl bir şeydir, biraz görünür kılmak mümkün mü?
Burada da yine bir algı yanlışlığı vardır. Demokratik Özerkliğin sadece Kürtler için istendiğine yönelik bir algı var ki, bu Demokratik Özerkliğin kendini dayandırdığı felsefik alt yapıyı anlamamadan kaynaklanmaktadır. İnsanların basit bir yaşam alışkanlıklarını bile değiştiremediği günümüzde Kürtler özgürlük mücadelelerinin yol ve yöntemini, paradigmasını değiştiriyorlar. Bu yeni paradigmaya uygun bir ruhsallık, bir örgütsel biçim, bir bakış ediniyorlar. Bunlar öyle kendiliğinden gerçekleşen hususlar olmuyor tabii. Bu nedenle de Kürtlerde yaşanan değişimi felsefik temele oturtmadan Kürtleri, yürüttükleri mücadeleyi anlamak mümkün değildir. Bu hem Kürtlerin dostları hem de düşmanları için geçerli bir husustur. O nedenle de işe felsefeden başlamak şarttır.
Küresel bir projedir
Şimdi taktik olsun diye söylemiyoruz, gerçekten de Demokratik Özerklik sadece Kürtler için talep edilen bir şey değildir. Hatta Demokratik Özerklikte esas olan etnik sorunların çözümü de değildir. Demokratik Özerklik özünde etnik sorun da dahil olmak üzere her toplumun her türden sorununu çözmeyi öngörüyor. İnsanların bugün yaşadıkları sorunlar sadece etnik sorunlar değil ki, bu sorunun çözülmesiyle insanlar huzura kavuşsun. Böyle olsaydı Avrupa, Amerika cennet olurdu. Hatta Güney Kürdistan’da Kürtler açısından etnik sorun kalmadığından sorun yaşanmazdı.
Peki öyle mi? Öyle olmadığını en fazla sorunu buraların yaşamasından anlıyoruz. Dolayısıyla toplum sorun yaşar halde, hem de o kadar fazla ki sorunlar. Bu nedenle basit siyasi model değişikleriyle sorunları aşmak mümkün olmuyor. Sorunların çıktığı yer olan yaşamda sorunları çözmeli ki huzur gelsin. İşte Demokratik Özerklik bu yönüyle salt bir siyasi model değildir, o yönü de vardır kuşkusuz, ama yaşamın yeniden kurulumu anlamına geliyor. Bu nedenle de sadece Kürtler için değil, sadece bölgesel de değil küresel bir çözüm projesidir. İddiası da büyüktür. Demokratik Özerkliğin olduğu yerde toplumsal sorunların büyük bir hızla çözüleceği ve gittikçe özü-doğası komün olan yaşamdan bencilce kopmuş sapkın ‘insan’ın yarattığı toplumsal sorunların kökünün kazınacağını dile getirir. Demokratik Özerklik hususunda kendisi için özerklik istenen kesim sadece bir etnisite, bir din, bir mezhep, bir cins vb değildir. Kendisi için özerklik istenen kesim toplumun bizzat kendisidir. Yani tüm bileşenleriyle topluma özerklik isteniyor.
Demokratik Özerklik kimlerden isteniyor?
Egemenlerden. Neden isteniyor, çünkü egemenler devletçi mekanizmayla bunu, toplumun özerkliğini gasp etmiş durumda. Bunu da öyle sadece Türkiye’de ve sadece Kürtler üzerinde yapmamış, devletçi sistem. Nerede gelişmişse orada topluma karşı bunu hep yapmıştır ve yapmaktadır. Toplum eğer bu evrende bir oluş ise o kendi doğası temelinde olmalıdır. Tür olarak insan toplumu için de Kürtler, Türkler, Araplar, Farslar, Ermeniler, Süryaniler, Asuriler, Çerkezler vb., bunlar kendi özleri çerçevesinde olmalılar. Aleviler, Êzidiler, El Hakçılar, Sünniler, Hıristiyanlar, Yahudiler, Budistler, Zerdüştler, Maniheistler vb. kendi kalarak olmalılar. İnsan toplumunda yedi bin yıldır ezilen kadın kendi olarak var olmalıdır. Özcesi bu özerk olamadan yaşamak zorunda kalma bir egemen ‘insan’ icadıdır ki bundan kurtuluş da ancak kendi olarak kalmakla mümkündür. Yani toplumun tüm kesimleri kendi özerkliklerine kavuşarak, günümüz ulus devletçiliğinin icadı olan ve en demokrat geçinen Başbakan Erdoğan’ın da bize sıklıkla hatırlattığı ‘tek tek’lerden kurtulabilir; halkların, dinlerin, toplumun gül bahçesi yeniden yeşertilebilir.
Demokratik Özerkliğin siyasi boyutu da vardır dediniz, kastettiğiniz nedir, nasıl bir siyasi model öngörüyorsunuz?
Demokratik Özerkliğin siyasi boyutu yönetim olgusuyla ilgili. Aslında yönetim olgusunu sadece toplumla ilgili bir durum olarak da ele almamak gerekir. Yönetim bir insan icadı olmayıp, evrenin özünde olan bir şey. Yönetimsiz şey oluşmaz, oluşmuş şey ise öz yönetim olmadan dağılır, o şey olmaktan çıkar. Yönetimsiz bir evrensel oluşumdan bahsetmek gerçekten de mümkün mü? Acaba proton ve nötronu atomun çekirdeğine yerleştirerek elektronları yeni yaratımlar için bu çekirdeğin etrafında döndüren nedir? Ucu bucağı olmayan evrendeki hareket halindeki sayısız gökcismini dengede tutan nedir? Acaba oluşu mümkün kılan nedir? Acaba oluşmuş oluşu var kılan nedir? Açık ki evren her bileşeniyle birlikte yönetiliyor. Dini düşüncenin tanrı, Newtoncu paradigmanın evrensel-değişmez yasalar olarak belirlediği evren yöneticisini, günümüz bilimi duygusal zeka olarak belirliyor ve evreni yönetenin aşkın bir güç değil, bizzat evrenin kendisi olduğunu ortaya koyuyor. Kısacası yönetim evrenin her yerinde ve özsel bir durum olarak gerçekleşiyor.
Burada önem kazanan husus şu oluyor: acaba toplum açısından bu yönetim kim olacak ve yönetim nasıl yapılacak? Egemenler toplumu sürüye benzeterek çobansız sürünün kurda yem olacağını, yani dağılacağını, o nedenle de toplumun varlığını sürdürebilmesi için kendilerinin yönetim olması gerektiğini söylüyorlar. Dikkatle bakılırsa, devletin oluşumunu meşrulaştırmaya çalışan her türden düşüncenin kullandığı temel argümanın bu olduğu görülecektir. Devletsiz toplumun olamayacağı yalanının ve saptırmasının altında egemenlerin bu dayatmaları vardır. Özü hegemonikleşerek yöneticilik yapma çabasıdır. Bunun tarihi biliniyor, devletin tarihi bunun tarihi oluyor. Devletin hangi aşamalardan geçerek günümüze geldiği ve günümüzde toplum üzerindeki hegemonik iktidarını nasıl sürdürmeye çalıştığı biliniyor.
Bunun adı öz yönetim
Bir de toplumun gerçekleştirmek istediği yönetim olgusu var. Bu öz yönetim oluyor. Toplumun tüm üyelerinin özü demokratik-komünal olan yaşamlarını koordine etmek için bizzat kendilerinin yönettiği bir toplumsal gerçeklik var. Bunun adı öz yönetim olurken, egemenlerin geliştirdiği ise toplumun beynini dağıtmak olduğundan özsel olarak var olan tamamlayıcılık, bütünlük ve canlılık ortadan kalkıyor. Bir canlı organizma olan toplum, organizmanın koordinatörü olan beyinden ele geçirilmiş oluyor. Beyni ele geçirilen toplumun diğer organlarının uyum içinde çalışması mümkün olmuyor. İşte bu bünyeyle uyumlu olmayan ve bünyeyi dağıtan yabancı yönetim oluyor. Burada bir parantez açalım, aslında biz buna yabancı bile olsa ‘yönetim’ demiyoruz, ‘idarecilik’ diyoruz. Ama anlaşılması için yer yer kullanıyoruz. Yabancı çünkü egemenin kendisi topluma yabancıdır. Egemenin zihniyeti, arzuları, duyguları, pratiği toplumun canlıcı ve bütünlüklü olan özüne yabancı. Devletli tarih bir yönüyle de bu öz yönetim ile yabancı yönetim arasındaki mücadelenin tarihidir.
Öz yönetime örnek verebilir misiniz?
Bizim doğal toplum dediğimiz dönemin var oluş hali zaten öz yönetim kapsamındadır. Her şey özüne ve doğasına uygun gerçekleşmektedir henüz. Ancak burada ele alamayacağımız nedenlerle gelişme fırsatı bulmuş olan hiyerarşik devletçi sistemle birlikte insanın artık öz yönetim sorunu da doğmuştur. Artık insanların kendi kalmak, öz-erk olma gibi bir sorunu hep olmuştur. İnsanın kendi olma sorununda gelinen aşama, GDO’lu bir insan, GDO’lu bir toplum ve GDO’lu bir yaşam gerçekliğidir. İşte bu yabancı yönetim dayatmasına karşı yedi bin yıllık hiyerarşik devletçi sistem boyunca kendi olmak ve kendi kalmak isteyenlerin mücadelesi de hep olmuştur. Yani nerede egemenlik oluşmuşsa, onun hemen yanı başında özgürlük mücadelesi belirmiştir. Bu özgürlük mücadelesiyle amaçlanan yaşamın komünal ve demokratik olan özünü korumak olmuştur. Kendi olarak kalmak, kendi olunmak istenmiştir. Yani egemene karşı yürüttüğü mücadele tam da böyle bir özerklik mücadelesidir.
Demokratik Özerklik, toplumsal bir örgütlenme biçimi olarak nasıl bir modeldir?
Bu sistem demos’un yani halkın öz-erkliğini, öz yönetimini kurmak amaçlı olduğundan toplumun tümünü aktifleştirmeyi esas alan bir sistemdir. Bu sistemi doğuran zihniyet, insanın varoluşsal olarak güçlü, çözüm gücü ve politik olduğunu savunur. Egemenler insanların varoluşsal olarak eşitsiz olduğunu, insanların güçsüz, kendi kendilerini yönetemez olduğunu söylerler. Halbuki söylediğimiz gibi yönetim olgusu bir evrensel gerçekliktir ve bunda insan türü bilindiği kadarıyla zirvedir, evrenin en mükemmel bir gerçekleşmesidir. Dolayısıyla insanların güçsüz, kendilerini yönetemez olduğunu söylemek egemenlerin kendi çıkarlarını sürdürmek için uydurdukları en büyük yalandır. Halbuki ‘enel hak’, ‘nirvana’, ‘fenafillah’ tespitleri, günümüz biliminde insanın evrenin bizzat kendisi olduğu şeklinde bilimsel olarak da ispatlanıyor. Yani insan güçlüdür ve kendi kendisini en mükemmel şekilde yönetebilir.
İşte bu gerekçelerle Demokratik Özerklikle öngördüğümüz toplumsal örgütlenme modelinde örgütsüz tek bir kişinin bile kalmaması hedeflenmektedir. Öngörülen sistemin temsili demokrasiyle olması mümkün değildir. Doğrudan demokrasi köy ve sokak komünlerinden başlar; mahalle, kasaba, kent, bölge, ülke meclislerine kadar oluşturulacak örgütlenmeyle bedenleşir. Yani Demokratik Özerklik bedeni, içinde sadece birkaç meclisin olduğu bir sistem değildir, içinde her yerleşim yerindeki tüm üyelerin bizzat toplumun yönetim işlerine katılımını sağlamaya yetecek düzeyde, oluşturulması gereken bir meclisler sistemidir. Yerleşim yerindeki herkes – tabi isteyen, bu sistemin özüne bağlı olanlar- bu meclislerin doğrudan üyesidirler. Kendi sorunlarını kendileri tartışır, kendileri karar alır ve bu kararları da kendileri uygularlar. Böylelikle yaşam karşısında herkesin sorumlu olduğu, herkesin politik olduğu, toplumsal davrandığı ortak akıl ve emekle oluşan yeni bir toplumsallık ortaya çıkmış oluyor.
Peki, devletler bu sisteme ne der? Bunu kabul ederler mi, çünkü söylediğiniz devletin dışında bir şey?
Toplum zaten devletin dışında. Devlet egemenlerin çıkarları temelinde oluşturulmuş ve onu koruyan bir beden. Yani egemenlerin ruhunun bedenleşmesi devlet oluyor. Devletin dışındaki kalan kesimler olarak tanımladığımız toplumun ruhunun bedenleşmesi ise Demokratik Özerklik oluyor. Bu yönüyle devletlerin bu sistemi hoş karşılaması mümkün değildir, zaten karşılamıyor. Örneğin TC kendi toplumsal sistemini kurmaya çalışan Kürtlerin hepsini bu nedenle zindanlara aldı. Hala da bu konuda çok hassas. Egemenlik bencillikten doğduğundan ve tekelcilik temel motifi olduğundan egemenler kimseyle bir şeyi paylaşır mı? Şu an Türkiye’de devlet içinde yaşanan çatışma özünde bundandır. Toplumsuz yapamayan egemenler birbirlerine bunu yaparken, topluma neler yapmazlar ki? Özsel olarak çelişik olan bu güçler nasıl bir arada kalabilecekler, bu çok büyük bir sorun. Çünkü egemenler varlıklarını toplumun güçsüzlüğü üzerine kurmuş, toplum da var olmak için güçlenmek ve kendi olmak durumunda. Bu kaçınılmaz bir mücadeleyi beraberinde getiriyor.
Kürtlerin devletlerle yaşadıkları sorunu bu kapsamda nasıl ele almalı?
Kürtler açısından Demokratik Özerkliğin ulus-devletlerce kabulü uzlaşmanın tek yoludur. Ortak çatı altında yaşamının asgari koşulu ve tek yoludur. Bunu gerçekleştiremeyen Kürtlerin kendi olma sorunları orta yerde durur, varlık sorunu yaşamaktan kurtulmuş olmazlar. Bunun bilinmesi lazım. Öyle ‘Demokratik Özerklikten vazgeçsinler’ ya da ‘vazgeçtiler’ gibi yaklaşımlar ya cehalettendir ya da anti-propagandadır ki bunun da bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Eğer Kürtler var kalacaklarsa bu ancak kendi toplumsal doğalarına uygun bir bedenleşmeyle yani Demokratik Özerklikle olacaktır. Demokratik Özerkliğin devletlerce kabulü de birlikte yaşamanın tek şartıdır.
Bahsettiğimiz Demokratik Özerklik iki yolla gerçekleşir. Birincisi ulus-devletlerin toplumun özerkliğini kabul etmesiyle gerçekleşir. Ulus-devletlerin kabulü de şu anlama gelir; ‘ben toplumun ifade ve örgütlenme hakkına karşı saygılıyım, tarihsel mirasa saygılıyım, ben toplumu yok etmeye çalışmayacağım’ şeklindeki bir düşünce ve bunun anayasal güvencesidir.
Mevcut çatı altında uzlaşma
Dikkat edilirse bu sadece varlığını koruma talebidir, varlığın devlet tarafından tanınması isteniyor, hepsi o kadar. Burada taraflar karşılıklı bazı şeylerden vazgeçerler. Birincisi egemen ulus devletler inkarcı-imhacı politikalarından vazgeçerler, ezilen uluslar da kendi kaderlerini tayin etme haklarını yeni bir devlet kurma temelinde kullanmazlar. Mevcut çatı altında bir uzlaşma temelinde birlikte yaşarlar, böylelikle. Demokratik Özerkliğin ulus-devletlerce tanınmasının dışındaki tüm yollar sadece çıkmazdır. Kürtler bu saatten sonra yok edilemeyeceklerine göre ve bu kadar bilinçlenmiş halleriyle teslimiyeti de kabul etmeyeceklerine göre, inkar ve imhadaki ısrar sadece ve sadece savaş, şiddet, daha da uzaklaşma ve hegemonik güçlerin her türden istismarına açık olmak anlamına gelecektir.
Demokratik Özerkliğin diğer gerçekleşme yolu da toplumu tanımayan devletin toplum tarafından tanınmamasıdır. Özerkliği tanınmayan toplum var olmaya çalışır. Devlet büyük engeller çıkarır ve bu her türden şiddete, çatışmalara sonuna kadar açık bir ortam yaratır. Önderliğimizin geliştirmek istediği ama ne yazık ki hükümetin hiç de yanaşmadığı husus tam da bu oluyor. Kürt halkı bir toplum, bir halk olarak tanınmıyor. Kürt halkı bir organizmadır. Bu organizma parçalanmadan her şeyiyle tanınmalıdır. Kültürüyle, diliyle, vatanıyla, kimliğiyle, bayrağıyla, tarihiyle, öz değerleriyle, öz yönetimiyle bir bütün halinde tanınmalıdır. Yoksa bireysel haklar safsatasıyla sorun çözülmez. Adına ‘demokratikleşme adımı’ denilen şeyler Kürtleri bir bütün halinde tanımıyor, sorun da zaten oradan çıkıyor.
Mevcut siyasi durumda Kürt halkının siyasi iradesini temsil edecek halk meclisleri kendisini hangi zemin üzerinden ve nasıl örgütleyebilir?
Toplumsal zemin sadece Kürtler açısından değil, tüm toplumlar açısından her yönüyle var. Biz toplumun doğasının komünal, demokratik, konfederal olduğunu söylüyoruz. Bu da bizim bir icadımız değil, toplum insan türünün var oluş halidir. Birinci doğa insana ancak toplumsallaşması halinde yaşayabileceğini kodlamıştır, insanın özü böyle kurulmuştur. Dolayısıyla özü komünal olan yaşamı kurmak için ekten bir zemine ihtiyaç yok. Sorun devletlerin yaklaşımındadır. Bunun zemini var mı, ona baktığımızda görüyoruz ki, buna henüz gelinmemiş. Hala Şark Islahat Planı olduğu gibi devrededir ki bu soykırım planlamasıdır. Faşist bir devletten bahsediyoruz. İnkar ve imha politikasından vazgeçilmiş değildir.
İşte görüyorsunuz, eşbaşkanlık sistemini kabul ettiler, yerleşim yerlerinin Kürtçe isimlerini kabul ettiler, özel okullarda farklı dillerden eğitimi kabul ettiler, meşhur andı kaldırdılar. Şimdi bunlar adım mı? Bunların zaten pratikte bir anlamı yoktu. Kürtler devletin yaklaşımına bakmadan bahsettiğimiz temelde doğrudan demokrasiye uygun şekilde köylerden, sokaklardan başlamak üzere tüm bir Kuzey Kürdistan’da kendi meclislerini kuracaktır. Adına ne denirse densin Kürtlerin toplum, insan, devlet, tarih okumaları yani hakikat algıları, böyle davranmalarını şart kılıyor. Kürtlere gerekli olan bir rejimdir. Bu rejimin özü toplumun doğası, adı da Demokratik Özerklik oluyor.
Kürdistan dışında özellikle de Türkiye metropollerinde yaşayan Kürtler Demokratik Özerk sistemde kendilerini var olan özgünlükleriyle ifade edebilecekler mi?
Demokratik Özerklik belli sınırları olan, toplumun sadece bir kesimi için geliştirilecek bir sistem değildir. Sınırlara takılmadan öz yönetimi gerçekleştirmenin, insan ve toplum doğasına uygun yaşamı yeniden kurmanın sistemdir. O nedenle de Demokratik Özerklik temelinde örgütlenebilmek için ille de Kürdistan’da olmak gerekmiyor. Metropollerde de kendi kendini yönetmek, kendi sorunlarını tartışmak, alınması gereken kararları almak, bunları uygulamak yapılması gerekenlerdir. Bunlar da yine meclis ve komünler aracılığıyla yapılacak şeylerdir. Tüm bunlar Kürtler olarak yapılabileceği gibi, birlikte yaşanan halklarla eğer örgütlülük bu düzeyde geliştirilirse birlikte de öz yönetim kurulabilir. Burada önemli olan toplumun devlet karşısında özerk yapısını koruyabilmesidir. DEVAM EDECEK
DİLAN ŞEVAL/BEHDİNAN