Yönetmen Sabite Kaya, Türkiye’nin önemli toplumsal sorunlarından biri olduğu halde görmezden gelinen, tartışılmaktan kaçınılan bir soruna, metalaştırılarak genelevlere satılan genç kadınların sorunlarına el atmış. Nişanlısı tarafından geneleve satılan Ayşe Tükürükçü’nün yaşamı üzerinden bu alanda kadınların yaşadıkları acıları “Bedensiz Ruhlar” adlı belgeselle beyaz perdeye yansıtmış. Film 2001 yılında Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Belgesel Ödülü’ne layık görülmüş. Geçtiğimiz haftalarda Stockholm’de düzenlenen “Kürt Film Festivali’ne misafir yönetmen olarak katılan Sabite Kaya ile filmini ve Kürt sinemasının içinde bulunduğu sorunları konuştuk.


Öğretmenlik yaparken bir anda sinemaya geçip belgesel bir film yapmanızın nedenlerini anlatır mısınız?

Aslında bir anda sinemaya geçmedim. Ben başından beri araştırmacı-gazeteci olmak istiyordum. Belgesel film yapma düşüncesi de oradan geldi. Öğretmenlik yapmama rağmen aklımda hep gazetecilik vardı. Bu isteğimi sinemayla birleştirdim. Sinema dünyasında yeni ve deneyimsizim. Ülkemizde toplumsal bir duyarlılık var. Çocukluğumuzdan ve gençliğimizden yaşlılığımıza kadar diyebileceğimiz bir zaman diliminde ülkemizde 30 yıldır süren bir savaş var. Kürt’seniz, zor koşullarda büyüyorsanız ve biraz da duyarlılığınız varsa çevrenizde olanlara karşı ilgisiz kalamazsınız.

Genelevde çalışan kadınların sorunlarını yansıtma fikri nasıl oluştu?

Bu konu kadınlara dair en çelişkili sorunlardan biri. Türkiye’de günde ortalama 3 kadın ‘namus ve töre’ cinayetleri sonucu yaşamını yitiriyor. Bu nedenle de ahlakı ve ‘namus’u en fazla sorgulayabileceğimiz alanlardan birisi buydu. Ülkemiz çelişkilerle dolu. Bir yandan kadınlar ‘namus’ adına öldürülürken, bir genç kızın bir erkekle sokakta dolaşması bile öldürülmesi için bir nedenken ülkemizin dünyanın sayılı fuhuş merkezlerinden biri olmaya başlaması büyük bir çelişkidir. Tüm bunlar beni çok etkiledi ve bunun dip halini araştırmaya karar verdim. Her ilde, ilçede ve köyde adı kötüye çıktığı için mimlenen ve dışlanan kadınlar var. Aynı zamanda bunların aileleri de dışlanır. O kadınlar bana hep acı verirdi. Çocukluğumdan tanıdığım, koşulların onları fuhuşa götürdüğüne tanık olduğum kadınlar vardı. Ben hiçkimsenin bu yaşamı haketmediğini düşündüm ve olanları sorgulamaya ve onlar için birşeyler yapmaya karar verdim. Mikrofonu onlara doğru tutuğumda çoğunda inanılmaz ağlama krizleri başgösterdi. Belki de hayatlarında birileri onlara ilk defa sorunlarını soruyordu.

Bunu nasıl yapmayı düşündünüz?

Her şeyden önce toplum kendisiyle, ikiyüzlülüğü ile yüzleşmeli. Fuhuş ve ahlaksızlık varsa bu iki kişiyle yapılır. Bunun herkes tarafından bilinmesi lazım. Erkek aynı suçu işlediği halde koruma gerekçesiyle kızkardeşini, eşini öldürmemeli. Çünkü öldürme gerekçesi olan fiilin aynısını kendisi yapıyor. İstanbul’da kızkardeşini takip edip hastanede öldüren veya köprüden aşağıya atan ağabeyleri bu işi yapmıyor mu? Toplum tüm bunları ve kadınlara karşı olan ikiyüzlülüğünü gözden geçirmeli. Kendi ‘namus’ ve toplum içindeki sosyal konumunu kadının üzerinde şekillendirme tutumundan vazgeçmeli.

Bu konuda devlete ne gibi görevler düşüyor?

Burada en büyük sorumluluk devletin. Bugün Türkiye’de 40 civarında sığınma evi var. Bunların büyük çoğunluğu son 4-5 yıl içinde açıldı. Ama Türkiye’nin sayılı merkezlerinde 60’a yakın yerde devlet eliyle açılmış, resmi, kapısında polisin beklediği genelevler zinciri var. Bu büyük bir handikap. Devlet kendi eliyle fuhuşu örgütlüyor. Erkeğin sırtını sıvazlıyorsunuz, senin tabiatın böyledir diyorsunuz. ‘Namus ve töre’den kaynaklı bu kadar çok cinayetin olduğu bir ülkede ne Başbakan ne de herhangi üst düzeydeki bir yetkili ‘Ne yapıyorsunuz, neden eşlerinizi öldürüyorsunuz’ demediği gibi, bir üst düzeyde devlet yetkilisi bu cinayeti kınayan feministlere ‘Erkeğin tabiatı farklıdır’ diye yanıt verdi. İşte bu zihniyet genelevlerin açılmasına da onay verir. Bugün genelevlerin on kat daha fazlası fuhuşun yapıldığı randevuevleri var.

Ülkemizde son 30 yıl süren savaş bu olayı nasıl etkiledi?

Savaş çok acı tabloların ortaya çıkmasına yol açtı. Savaş sonucu toplumda oluşan ekonomik, psikolojik ve sosyal değişimler en fazla kadınları ve aileleri etkiledi. Göç, ailelerin parçalanmasına neden oldu. İstanbul, İzmir ve Adana gibi büyük illerde eşleri tarafından reddedilen yüzlerce kadın olduğunu biliyorum. Ekonomik çıkmaz sadece Kürtleri değil, Türkleri, Romanları ve toplumun en alt katmanlarını etkiledi. Ailelerin birliğini parçaladı. Bazı kadınlar koşulların zorlamasıyla istemeseler de yaşamlarını sürdürmek, çocuklarına bakabilmek için fuhuş yapmak zorunda kaldı. Eğitimi ve mesleği olmayan bir kadının en kolay para kazanma yolu budur.

Kürt sinemasının içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürtler sinemaya çok geç başladı ama çok büyük başarılara imza attı. Kürtler daha kolay olduğu için önce müziğe yöneldi. Sinema zor olduğu için ihmal edildi. Geç başlamış olmalarına rağmen Kürt yönetmenler büyük başarılar gösterdi. Son üç yıl içinde Türkiye’deki tüm festivallerde en az bir Kürt filmi veya bir Kürt yönetmen ödül aldı. Olanaksızlıklara, ekonomik güçlüklere rağmen İstanbul’da çok değerli Kürt sinemacılar yetişiyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde Kürt sineması büyük hamleler yapacak.

Bu başarıların altında neler yatıyor?

Başarının nedeni Kürtlerin uğradıkları haksızlıklara karşı çıkmaları ve bunu dile getirmeleri. Yaşanan acıları ifade etmenin en etkili yolu sanattan geçiyor. Kürt sanatçıları hiçbir şeyi fantazi düzeyinde ele almıyor. Yaşadıkları, yaşanan travmaları resime, tiyatroya, müziğe ve sinemaya yansıtıyorlar. Kürt sanatçılar inanılmaz bir potansiyele sahip. En büyük handikapımız güçsüz, yardımsız ve örgütsüz olmamız. Ama gelecekten çok umutluyum. Eğer Kürtler bu alanda bir sektör oluşturabilirse, her yelpazeden Kürt sinemacılar desteklenirse, bu silahtan daha etkili olacaktır.


MURAT KUSEYRİ/STOCKHOLM