Memlekette bir yandan insanlar sığındıkları bodrumlarla birlikte diri diri yakılıyor, enkaz altına gömülüyor, çocuklar katlediliyor, bombalar patlıyor, direnişçilerin üzerine tanklar, toplar, son teknolojiyle donatılmış silahlar ve vahşet taburlarıyla yürünüyor; diğer yandan ise yaşam hakkına, barışa veya Kürt statüsüne dair söylenen en naif söz bile en uç “hukuki” cezalandırmayla karşılanıyor. Diktatörlüğün tahkimatı yolunda hiçbir gedik istenmiyor; toplumun hazırola geçerek veya perdesinin ardına çekilerek sürece doğrudan ya da dolaylı olarak onay vermesi bekleniyor. Sürecin bir gelişmesi de, HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları üzerinden geliştiriliyor.

HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması istemiyle meclise gönderilen fezlekeler, devlet istedikçe gündemleşiyor; kriminalizasyon ve tehditin aracı haline getiriliyor. Son günlerde de bunun bir örneğiyle karşı karşıyayız. HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile milletvekilleri Tuğba Hezer, Sırrı Süreyya Önder ve Ertuğrul Kürkçü hakkındaki fezlekeler, yaygın medya marifetiyle tüm topluma tartıştırılmaya, böylelikle “yandaşlarda” motivasyon, “karşıtlarda” şantaja boyun eğme hissi yaratılmaya çalışılıyor.

Tuğba Hezer’le ilgili yaklaşımsa, özel bir öneme haiz. Hezer, Ankara’da, 17 Şubat günü askeri servis araçlarının geçişi sırasında gerçekleştirilen ve en az 28 askerin ölmesiyle sonuçlanan eylemi gerçekleştiren TAK militanı Abdulbaki Sömer’in Van’daki taziyesine katılmıştı.

Fezlekelerle ilgili sürece ilişkin HDP’nin tavrını, meclisin hukukçu milletvekillerinden de biri olan HDP Eşbaşkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş’a sorduk.


Şu anda neden HDP’li vekillerin dokunulmazlığını konuşuyoruz?

Dokunulmazlık yeni bir gündem değil aslında. Biz Meclis’te olduğumuz süre zarfınca hep tehdit ve şantaj aracı olarak kullanılıyor. Bu dönemde tekrar gündeme getirilerek bizim nezdimizde halk tehdit ediliyor, şantaj yapılıyor. Yanıldıkları bir şey var, mücadele tarihimizi herhalde daha tam anlamamışlar. Biz dokunulmaz olmak için oraya gitmedik. Halkı temsil etmek, Türkiye’de demokrasinin inşası, özgürlük ve eşitlik için gittik. Onlar gibi halkın dışında, üstünde elit bir siyaset yapmıyoruz. Bizim korkmadığımızı da dünya alem bilir; onlara bunu anlatmaya gerek görmüyoruz. Yanlış bir yolda ilerliyorlar. Malzeme kalmadı herhalde, bu sefer de dokunulmazlık tehdidiyle bizi siyaset dışına itmeye çalışıyorlar. Bizim onların yaklaşımından çıkardığımız netice bu.

Tabii ki hesabını veremeyeceğimiz hiçbir şey söz konusu değil. Fezlekelerimizin tümü, yaptığımız konuşmalar, taleplerimiz, programımız, anayasal ilkelerimiz, Türkiye’nin yönetimine dair yaklaşımlarımızdır. Bunları da her yerde, her zaman söyledik, söylemeye devam edeceğiz. Ne hırsızlığımız, yolsuzluğumuz, ne dolandırıcılığımız, ne rüşvetimiz, ne kalpazanlık meselemiz var. Dokunulmazlık ancak orada kalkar. Siyasetçinin temel görevi konuşmaktır, halkını temsil etmektir, sorunlara çözüm üretmektir. Bizim yaptığımız tam da budur.


Türkiye’de bu tür konuları ‘hukuki sorun’ olarak konuşmak zor. Çünkü dayanakları hukuk değil siyasal amaçlar oluyor. Sizce bu gündemin arkasındaki siyasal yaklaşım nedir?

Şu anda Saray’daki, tüm Türkiye’yi tek başına yönetiyor. Yönetmek istiyor demiyorum, yönetiyor. Yargı‘ya istediği talimatı veriyor, Türk Ceza Kanunu’nu tek konuşmasıyla değiştiriyor. Ertesi gün akademisyenler tutuklanıyor, avukatlar gözaltına alıyor. Şehirler bir talimatıyla yerle bir ediliyor. İnsanlara işkence ediliyor. Kaymakamlara mevzuatı bir tarafa bırakın, diyor... Yüzlerce örnek sıralayabilirim. Bir kişi, cumhurbaşkanı, hiçbir yasayı, Anayasa’yı dinlemiyor ve “Ben bunların hepsini kaldırdım, fiilen yönetimi değiştirdim, tek erk benim” diyor.

Siyaseten bu şu anlama geliyor: “Ben kendi diktatörlüğümü ilan ettim, ülkede benim dışımda kuş uçmaz. Uçurmaya çalışanlar, sözlerime karşı çıkanlar bedelini öder.” Şu andaki bütün yapılanlar, Gever’de de Nusaybin’de de, İstanbul, Adana, Mersin, İzmir’de de... Her yerde yapılan gözaltıların, öldürmelerin, baskıların tek amacı muhalefeti susturmak, etkisizleştirmek... Aslında muhalefeti rehin almak istiyorlar. Bu tür şahsiyetlerin geçmişte de yaptığı buydu. Mussolini’den, Hitler’den de biliriz bunları. Herkesi susturmak isterler; çünkü gerçeklerin ortaya çıkması onların en büyük korkusudur. 


Sizin dokunulmazlıklarınız da bu anlamda halka dönük bir şantaj anlamına geliyor yani...

Bakın, şu anda da Türkiye’de gerçek anlamda hiçbir şeye izin verilmiyor. Ne Newroz’a, ne basın açıklamasına, ne mitinge... Bugün avukatlar Çağlayan Adliyesi önünde meslektaşları için basın açıklaması yapmak istiyorlar, ona bile izin verilmiyor. 

En üstten emir veriliyor: “Saray’ın talimatlarına karşı hiçbir şey söylemeyeceksiniz” emri... Toplum kimliksizleştirilmek, talepleri rehin alınmak isteniyor. Neden? Çünkü yürüdükleri yolda hiçbir engel istemiyorlar. Tabii ki bu mümkün değil, başaramazlar. Bize yönelik dokunulmazlık tehdidi de tam olarak bu. 

Şunu söylüyorlar: “Bakın, sizin seçtiğiniz vekilleri de alırız, sizin hiçbir güvenceniz yok, direnemezsiniz, yapacağınız hiçbir şey yok.” Tabii ki bu boş bir laftır. Geçmişte de dokunulmazlıklar kaldırıldı, hiçbir şey çözülmedi. Biz yine direnmeye devam ettik. Bütün dünya da şimdi 94’ü mahkum etmiş durumda. Biz de bütün baskı ve engellemelere rağmen, tümüyle kendi özgücümüzle o parlamentoya girdik. Ancak halkımız bizi geri çağırabilir. Bizim için önemli olan halkımıza layık olmak, talebini, gündemini siyaseten geniş bir muhalefet odağı olarak örgütleyebilmektir. Biz bunu her halükarda yaparız. Ankara’da da yaparız, alanda da yaparız, toplumda da yaparız, partide de yaparız.

Gerçekten ciddi bir akıl tutulması var. Einstein’ı her gün anıyoruz: Tekerrür eden yanlış, aptallık oluyor. Bunlar birer delilik alameti. Fakat hiçbir şey dinlenmiyor. Başlattıkları kampanyaya da sadece kendileri inanıyor.


Bu süreçte Tuğba Hezer’e ise özel bir yönelim var. Sanki HDP içinde de ayrıksılaştırılmaya, yalnızlaştırılmaya çalışılıyor. Artık dokunulmazlığının kaldırılması kimse için sürpriz olmayacak. Sizin hem Hezer’in fezlekeye konu edilen fiili hem de bu süreç hakkındaki yaklaşımınız nedir?

Öncelikle, bizim 59’umuz, tek bir kişidir. Birimize dokunulması, hepimize dokunulması anlamına gelir. Tuğba Hezer, Selahattin Demirtaş’tan farklı değildir. Hepimiz o parlamentoda temsiliyet hakkı sağlamış insanlarız. Tuğba Hezer üzerinden bilinçli bir manipülasyon yapılıyor, işin sansasyonel boyutu öne çıkarılmaya çalışılıyor.

Merasim Sokak’taki bombayı patlatan kişinin cenazesine gidenler, gözaltına alınıp serbest bırakıldılar, bunu kimse bilmiyor. Taziyeye gitmek suç değildir. Ama milletvekili olduğu için, onun üzerinden bütün bir HDP kriminalize edilmek istendiği için böyle yapılıyor. Onlar da, bütün dünya da çok iyi bilir ki, taziye aileye verilir. Bu, Türk Ceza Kanunu’nun hiçbir yerinde de suç olarak tanımlanmaz. Sadece manipülasyon amaçlıdır. Ankara’daki duygusallık üzerinden bize karşı öfke biriktirmeye, saldırıların zeminini oluşturmaya yönelik bir operasyondur aslında. Böyle yönetiliyor.


Siz buna nasıl direnç göstereceksiniz? Yasalar üzerinden mi bir savunma yapacaksınız?

Hayır tabii ki. Biz kendimizi sadece yasalar üzerinden tanımlamıyoruz. Yasaları örnek vermemin nedeni, mevcut durumu hukuk ve siyaset açısından ayrı ayrı değerlendirmek. Onların savunduğu hukukun da buna cevaz vermediğini anlatmaya çalışıyorum. Her gün fezlekeler gidiyor, bugün de gitti. Rutin bir uygulama bu artık. Fakat bu kez bilinçli bir şekilde gündemleştirildi.

Her gün ölümlerin yaşandığı, insanların işkence gördüğü, günde yüz iki yüz insanın gözaltına alındığı, çocukların katledildiği bir ortamda dokunulmazlığımızı tartışmak, açıkçası bize zul geliyor. Biz böyle bir ortamda önceliğin dokunulmazlık değil halkın yaşadıkları olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle de halkla birlikteyiz. Halkımızın yanında, mücadelenin yanında olmaya çalışıyoruz. Ama hep söyledik de, “Gelin, hepsini kaldıralım” dedik. Bizim için dokunulmaz olan tek şey, halkın haklarıdır. Bunun için oradayız, kendi haklarımızı korumak için gitmedik. Bizim şahsımızda onlar da halka müdahale etmeye çalışıyor.

Eğer yeni bir durum gelişirse de, bunu partimizin yetkili organlarıyla tartışıp gerekli kararları alacağız.






‘Yargılamayı’ yargılamak



Türkiye’de hukuku savunmak, her dönemde çelişkili ve çetrefilli bir iş oldu. Zira hukuka ilişkin değerlendirme ve eleştirilerin evrensel hukuk normlarıyla karşılaştırmalı bir okumayla yapılması, gerçekle örtüşür bir yorumu da imkansızlaştırıyordu. Hukuk kurumları, modern ve evrensel hukuk normlarına uyulacağının taahhüt edildiği ilk günden bu yana, elbette bütün ülkeler gibi ama birçoğundan daha yoğun biçimde, devletin politik amaçlarının ifasında yardımcı öğeye dönüştü.

İstiklal Mahkemeleri, hukuka içkin kurumlardı. Duruşma seremonisinde eksik öğe yok gibiydi. Avukatlar, savcılar, yargıçlar, oturma düzeni... Sanıklar, bu seremoni içinde kendilerini hukuki düzlemde savunmaya, “masumiyetlerini” kanıtlamaya zorlanıyordu. Fakat niyeti sanıkların soruşturulması değil, daha işin en başından cezalandırılması olan bu mahkemelerde savunma yapmak dahi, egemenin yargılama hakkını, mahkemelerin yargılama yeterliliğini ve aslında dolayısıyla suçu kabullenmek anlamına geliyordu.


‘Yargılayanı’ yargılamak

Türkiye mahkemeleri, farklı formlar aldı, farklı isimlerle anıldı; fakat özdeki bu biçim hiç değişmedi. Öteden beri Türk hukukuna karşı kendini yasalar uyarınca savunmak, ancak bu hukukun meşruiyetini ve kudretini karşı taraftan onaylamak açısından kıymetli oldu. Bu nedenle, kişiliğinde ve toplumsal ölçekte irade savaşını eşite yakın yeterlilikte sürdürebilecek olgunluğa ulaşmış kişiler/hareketler, savunma yapmayı değil farklı metotlarla mahkemeyi ve mahkemenin sahibini mahkum etmeyi denedi. Literatürümüzde bulunan “siyasi savunma”, bununla ilgili bir kavramdır. Siyasi savunma yapan mahkum, karşısında bir hukuk kurumu olmadığının farkındadır; bu farkındalığı eyleme dönüştürecek kadar iradelidir ve yargılamayı “esastan” reddederek -fiziken ya da zihnen- devlet erkanından müteşekkil mahkeme heyetini mahkum eder. 80 Darbesi öncesi ve sonrasındaki birçok devrimcinin savunması, buna örnektir.


Öcalan’ın metodu: Halka dönük savunma

Başka bir savunma metodu, dayatılan yargılama seremonisini ve ona ilişkin soruları reddedip, kendi sorularını kendisi sormak ve yanıtlarını mahkeme heyetinden de öteye, fiili şu ya da bu biçimde yargılama hakkına sahip herkese vermektir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı, bunun en ileri örneğidir. Öcalan, kendisine dayatılan soruları reddetmiş, kendi sorularına yanıtlar vermiş ve bu “özsorgu”, mahkemenin hayal bile edemeyeceği sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Öcalan savunmasını, mahkeme heyetinden öteye, fiili yargılama hakkına sahip halka yönelik gerçekleştirmiş; dolayısıyla kararı da halktan beklemiştir. Ortaya çıkardığı vaziyet açısından, “mahkeme sonucu” ortadadır: Öcalan kazanmış, mahkeme heyetinde temsilini bulan Türk devleti kaybetmiştir. Mahkemenin “iradeyi teslim alma görevi” yerini bulmamış; aksine süreç, daha güçlü bir irade ortaya çıkarmıştır. Öcalan hakkında verilen “ağırlaştırılmış müebbet” cezasının da bu gerçeği değiştirme ehliyeti yoktur. Öcalan’ın metodu, devlete “kendi sahasında”, hakimiyet alanında yaşatılmış önemli bir mağlubiyete denk düşmektedir.


Dolaylı teslimiyet: Savunma

Türk hukuku karşısındaki diğer -ve yaygın- tutum, dayatılan seremoninin dışına taşmamaya, meramını o çember içinde anlatmaya ve böylelikle “cezalandırmadan kurtulmaya” çalışmaktır. Fakat böylelikle mahkemenin cezalandırmaya dayanak haline getirdiği süreç de zımnen kabul edilmiş olur. Aslında egemenin Yargı’yı devreye koymaktaki en büyük kazancının bu olduğu da söylenebilir. Bu sürece dahil olarak yaygın ceza yasaları düzleminde bir savunma yapmak, dolaylı olarak teslim olmaktır. (Mahkumların duruşmalara, “Ben o çemberin dışında değilim, içeride de çok güzel görünürüm” demek anlamına gelen takım elbise-kıravatla gitmesi de bilinen, yaygın bir yaklaşım değil midir?)


HDP’li vekillerin fezlekeleri

Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasal mücadele pratiği, sistemin hakimiyet alanındaki “gediklerin”, makul dozun üstünde teslim olmadan ve hakimiyeti giderek daha fazla aşındırarak kullanılabileceğinin en iyi örneklerinden birini oluşturuyor. Fakat bu alan, aynı zamanda devletin “aşil topuğu”. Kürt Özgürlük Hareketi, görünürlüğü, etkisi, temsil gücü ve inisiyatifiyle bu alanda güçlendiğinde, müdahale etmek kaçınılmaz bir görev, varlık-yokluk sorunu haline geliyor. Üstelik devlet tarafından tek meşru temsiliyet/siyaset alanı olarak toplumsal hafızada kodlanan bu alandaki küçük müdahalelerin bile etkisi büyük oluyor.

HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarına ilişkin fezlekelerin mütemadiyen gündeme gelmesi, bu okuma doğrultusunda anlaşılabilir. HDP’lilerin yalnızca yargılanabilmeleri dahi, devletin iktidarını kanıtlaması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu bahiste, irade savaşının kentlerdeki barikat mücadeleleri kadar önemli bir safhası bulunmaktadır. HDP, Kürt iradeleşmesinin, yaygın toplumsal hafızada meşru kabul edilen alandaki cisimleşmiş halidir. Onun yargılanabilir ve cezalandırılabilir olması, devlet babanın kudretine işaret etmektedir. HDP’nin yargılamayı kabullenmesi bile yetecektir: Ne de olsa yargılayan, yani savunma almak yoluyla dahi hakim olan, Türk devletinin kendisidir.

İşte tam da bu noktada, Kürtlerin canlarıyla ortaya çıkardığı iradeleşme düzeyine yaraşır yol, “yargılanmaya hazırız, korkacak hiçbir şeyimiz yok” demek değildir. HDP, yargılama seremonisini tümden reddetmek, yargılayanları yargılamak zorundadır. Bir milletvekilinin cenaze törenine katılmasını “suç” olarak kodlayan Yargı kurumuna karşı yasaları işaret eden bir savunma, o yasalar doğrultusunda çıkacak cezalandırmayı da kabullenmek anlamına gelir; meşruiyet ölçütlerinin egemenin normları doğrultusunda inşa edilmesine olanak tanır. 


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ