
Ancak tarihsel akışta, dinlerden felsefe akımlarına kadar kadının nasıl da çembere alındığını görebiliriz. Bir yandan kadına övgüler yağdırılırken diğer yandan da sırtından sopa eksik eedilmez, lanetlenir, küçümsenir, nesne haline getirilir. Her şeyden önce kendimize şu soruyu soralım. Kadın bir varlık olarak ne kadar kabul edildi/ediliyor?
Varlığın kabullenişi... Varlık denilince; bir insanı insan olarak tanımlayabilecek özeliklere sahip bir varoluştan bahsediyoruz. Yani; kadının düşünceleri, dili, inancı, kültürü, ruh hali, biyolojisi ve tarihsel varlığı... Peki günümüzde; cinsiyetçiliğin zirvesinin yaşandığı bir süreçte kadınlar varlık olarak kabul ediliyorlar mı?
Toplum, erkek ve kadından meydana gelir. Doğada tüm canlılar kendi varlıklarını sürdürebilmek için çoğalır, kendilerini korumak için savunur ve beslenir. Ve doğada pek çok canlı varlık, toplu ya da grup olarak yaşar, grupça avlanır, grupça beslenir. Fakat bu yaşam biçimi onlarda toplumsallaşmayı sağlayamamaktadır. Toplumsallaşma biraz da insan gruplarına mahsustur. Peki, toplumsallaşma zeminini sağlayan kadına bu denli acımasız yaklaşmasına ne denilmeli? İnsanın kendisine ihaneti mi, özünden uzaklaşmayı mı, yoksa yaşadığı güçsüz ve zavallılığın bir sonucu mu demek gerekir?
Hepimizin bildiği gibi ilk toplumsallaşma klan, kabile döneminde başlamıştır ve bunun öncüsü de kadındır. Toplayıcılık ve tarımla maddi ve manevi kültürü yarattı. Tüm bu emeğinin sonucunda da insanları etrafında toplayarak yaşamsal olanaklar sundu. Ve en önemlisi de, bu grupların insan olma yönünde adım atmasını ve toplumsallaşmasını sağladı. İnsanlık tarihinde bu öncülük çeşitli şekillerde kendi varlığını sürdürmüş ve günümüze kadar da gelmiştir. İsimler değişmiş olabilir, ancak verilen mücadele ortak bir amaçta kendisini göstermiştir. Var olabilme ve kendisini yeniden var etme mücadelesi hep var olmuştur.
Erkek, kadının gücünden her zaman korkmuştur, ama kadının gücünü kendi çıkarları için nasıl kullanacağını da bilmiştir. Bunun örneklerini tarihte ve içinde yaşadığımız mevcut koşularda da rahatça görebilmekteyiz. Kendisi de kadın olmadan hiçbir şekilde başarıya ulaşamayacağının farkındadır aslında.
Evet, kadın her zaman öncülük yapmıştır, ancak bu öncülüğü ne zaman, nerede, kimin için ve niçin yaptığı önemlidir. Kadın evde öncüdür; bir evde kadın olmasa o evde yaşamdan bahsedilemez. Bir kurumda kadın öncüdür; o kurum ve örgütlerde kadın olmasa ne bir örgütlülük ne de toplumsallaşma gelişir. Eğer kadın yaşamın her yerinde, öncülük yapıp ve kendi gücüyle emek harcıyorsa, kadının öncülük rolü ortadadır. Ancak kadın olarak bu öncülüğe sahip çıkmak önemlidir. Eğer bir ailede ya da bir toplumda kadın, yaşamın her alanında emek harcıyorsa ve tüm bu emeklerini erkek sahipleniyorsa, o zaman kadının yaratığı emek ve değerler diye bir gerçeklik var olamayacak. Örneğin; ailede kadın büyük bir fedakarlıkla emek harcamasına rağmen, aile erkeğin adıyla bilinir. Çocukların her şeyi ile ilgilenen annedir, ama çocuklar erkeğin soyadı ya da adıyla tanınır.
Kölecilik döneminde de köleler 24 saat efendileri için çalışırdı. Köleler olmasaydı o muazzam heykeller, kaleler belki de yapılamayacaktı. Bunları yaparken inandırılarak ya da inanarak yaptılar. Peki efendileri onları ne kadar kendileri gibi varlık ya da insan olarak görebildi? Köleler efendileri için sadece çıkarları için kullandıkları bir eşya-mal değerindeydi. Ve maalesef günümüzde yaşanan cinsiyetçi zihniyet bu zihniyetten çok da uzak değil, hatta daha tehlikeli ve daha acımasızcadır.
Bu zihniyet var oldukça, yani erkeği özne kadını da nesne konumunda gördükçe ve bu zihniyetle yaklaşım devam ettikçe, toplumsal kaos tüm hızıyla devam edecektir.
Kadının toplumda öncülük rolünün ezbere laflarla sağlanamayacağını bilmek gerekir. Kadın yarattığı değerlere sahip çıktıkça varlığını yeniden kazanacaktır. Yoksa kadın sürekli emek harcayıp tüm bu emeklerini de erkeğe çaldırtırsa o zaman doğru öncülük yapılamaz. Toplumda öncülük bilinçle gelişir. Kadın aydınlanıp kendi gücünün farkına vardığı an, hem kendisi için hem de yaşadığı toplum için öncülük rolünü oynayacaktır. Çünkü aydınlanmamış kadın, karanlıkta ne aradığını bilmeyen bir konumdadır. Ne aradığını bilmeyen bir kadın, doğal olarak nasıl yaşayacağını, ailesine, toplumuna, ülkesine ve insanlığa nasıl öncülük edeceğini de bilemez. Aydın bir kadın için de tersi söz konusudur. Kendisini eğiten ve belli bir bilince ulaşmış kadın, yaşamın her alanında doğru öncülük yapabilir ve başarıya ulaşabilir. Unutmayalım ki bir toplumda kadın var oldukça o toplum da var olacaktır. Bir toplumun varlığından bahsedebilmek için o toplumdaki kadınların özgürlük düzeyi ve mücadele gücüne bakmak gerek. Hepimizin şu konuda kani olması gerekir; bir toplum ancak kadın öncülüğü ve kadın özgürlüğü ile başarıya özgürlüğe ulaşabilir.