Toplum ve cemaat olma arasında çok temel bir fark vardır. Bu fark ise her ikisinin insana bakışında yatar. Cemaat için insan sadece kuldur, şeyhine, tanrısına ya da putuna teslim olmuş sadece değer yargıları ile değerlendirmeler yapan bir varlıktır. Kendisi asla yoktur. Toplum içinse insan bireysel farklılıkları olan, doğuştan özgür, akıl ve vicdanla donatılmış bir varlık yapısına sahiptir. Özgür iradesini kullanma yetisine sahiptir.
Kendi durduğumuz yerden baktığımızda ise son yüzyıldır henüz karar veremediğimiz soru da toplum mu, yoksa cemaat mi olacağız sorusudur. Ben kendi adıma elbette toplum olmaktan, insanların bireysel farklılıklarını kabul etmekten yanayım. Yani çağımızı belirleyen çağdaş değerlerden yanayım. İnsanları uyum sürecinden geçirerek onları sürüleştiren bir anlamda da “kişiliksizleştiren” onu bireysel farklılıkları ile kabul etmeyen cemaat yani biatçı ve teslimiyetçi bir sistemden yana olmam söz konusu bile değildir…
Türkiye’ye baktığımda ise şunu görüyorum; Ne yazık önümüzdeki tablo çok karamsar ve hızla cemaat olmaya doğru gittiğimizin göstergeleri ile dolu ve sınırları içinde yaşadığımız Anadolu ve Mezopotamya’nın antik kültürler ile olan bağı tamamen kesilerek Selefi ve Vahhabi çölüne bırakılmak isteniyor. Herkeste bilir bu çölde insan bireysel farklılıklarıyla yani aklı, özgür iradesi, hakikati anlama sezgisi ve eleştirel yanıyla olmayacaktır.
Bugün bu çöle teslim olmak istemeyenler de var. Bunlar ise kanı ve canı ile mücadele eden Seküler yani Laik Kürtlerdir. Laikliğin yegane temsilcileridir. Bunun için ilerde Anadolu ve Mezopotamya halkları laik Kürt Özgürlük hareketine minnettar kalacaktır.
Gidişat şu ki yüzyılın başında çağdaş ve laik paradigmalarla kurulan Türk Ordusu Selefi ve Vahhabi çölüne yani paradigmasına teslim olma noktasına gelmiştir. Belki de teslim olunduğu için bunları yaşıyor Türkiye toplumu. Bir tarafta bu çöle ve paradigmaya direnen Kürt özgürlük hareketi var diğer tarafta bu çöle teslim olma noktasına gelmiş Türk Ordusu var, üstelik de Vahhabi ve Selefi çölüne direnenleri boğma çabası var. Onun için Türk ordusu bugün itibarıyla çağdaş değerlere bağlı kalma noktasında Osmanlı Ordusunun da gerisine düşmüştür.
Bunu şuradan görüyoruz Osmanlı 19. Yüzyılın başında Suudi Kralı’nın dedesinin kellesini almıştı. Bugün ise iade-i itibar gibi Suudi Kralı Abdullah en üst düzeyde itibar görmüş Türkiye Cumhuriyeti Ordusu Genel Kurmay Başkanı Suudi sarayı karşısında hazır ol duruşuna geçmiştir. Sultan Mahmut’un karşısında kellesi alınan Vahhabi Abdullah ve paradigması bugün yeni Türkiye paradigması olarak onay görmüştür.
Peki, bu noktaya nasıl geldik? Ya da nasıl becerdik? Bunun elbette birçok sebebi var. Ama benim için en önemli nokta o da Antik ve trajik kültürle olan bağımızı koparmamız yüzümüzü bu kültürün yazgısını yenmek için absürt de olsa mücadelesinden çevirmemizdir. Biz bunu yaparken kendi yüzümüzden de vazgeçtik. Koşulsuz olarak buna ister din ister ideoloji deyin teslim olduk. Bu teslim olma ise zamanla zihnimizi uyuma, yalanı doğru görmeye uymayı alıştırdı.
Onun için geleceğimiz çok karanlık artık. Kadimler en son umudun öldüğünü söyler. Dilerim o umut ölmez, ruhumuz ve düşünce dünyamız Vahhabi ve Selefi çölüne dönmez hiç. Eğer bunu istiyorsak safımızı dünden daha fazla sıklaştırmamız gerekir diye düşünüyorum.