Vahim boyutlara ulaşan OHAL uygulamaları halka nefes aldırmazken, “terörle mücadele” adı altında, yüzlerce köy yakıldı, bir o kadar insan faili meçhul bir şekilde katledildi. Kürdistan’da yürütülen bu tahakkümden bugüne ağır travmalar, unutulmayan acılar kaldı. Sivil demokratik alanın daraldığı dönemde, Kürt sorunu etrafında gelişen olaylar Kürt bilgesi Musa Anter’in dediği gibi bölge halkını, “tanık”, “mağdur” ve “sanık” durumuna düşürdü.

Söz konusu yıllarda yaşanan vahşetin tanıklarından biri de Bêdlîs’in Tetwan İlçesi’ne bağlı Kurtukan Köyü’nde yaşayan 73 yaşındaki Gülcihan Bozkurt. Eşi Alaeddin Bozkurt’u 1993 yılında yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle yitiren Bozkurt, 5 oğlu, 4 kızı olmak üzere toplam 9 çocuğu, gelin ve torunlarıyla birlikte köyünde yaşamını sürdürür. Yaşadığı topraklara tapma derecesinde bağlı olan Bozkurt, bu bağlılığın bedelini ağır bir şekilde ödedi. Eşi öldükten kısa bir süre sonra yaşadığı köye askeri operasyon düzenlendiği belirten Bozkurt, köylülere asker tarafından korucu olmaları yönünde baskılar yapıldığını, korucu olmayı kabul eden birkaç köylü dışında, tüm köylülerin bir gecede doğup büyüdükleri toprakları terk etmek durumunda kaldığını belirtiyor. Korucu olmayı kabul etmediği halde köyde kalan tek kişi konumunda olan Bozkurt’un 5 oğlu birden koruculuğu reddettikleri için çeşitli iddialarla tutuklanarak cezaevine konuldu, 4 kızı ve gelinleri ise ilçe merkezinde bulunan akrabalarına sığınmak zorunda kaldı.

‘Evimizi her an yakabilirlerdi’

Gülcihan Bozkurt, 10 yaşındaki torunu Şerif ile birlikte askerlerin tüm baskılarına rağmen köyünden ve evinden vazgeçmez. O dönem yaşadıkları için bugün “Topraklarımdan ayrılmamak için ölümü göze aldım. Beni öldürebilirlerdi” diyen Bozkurt, torunu ile birlikte 5 yıl boyunca Kurtukan köyünde yapayalnız yaşamını sürdürür.
Köyde torunu ile birlikte sabahın erken saatinde uyanan Bozkurt, tek başına bakmak zorunda kaldığı çok sayıda koyunu sağdıktan sonra yemek ve tarla işleriyle uğraştığını kaydediyor. Bozkurt, bazen de Kürdistan dağlarında bol miktarda bulunan kereng, rimêz, şirêş, guhbiznik gibi otlar ile olgunlaşmış sebze ve meyveleri toplayarak evine döndüğünü söylüyor. Etrafındaki tehlikelere karşı kendisini nasıl koruduğunu ise Bozkurt, şu sözlerle aktarıyor: “Akşam karanlık çöker çökmez nöbet tutmaya başlıyordum. Bir tüfeğimiz vardı. Tüfeği elime alıyor, cam kenarında bulunan sedire oturuyordum. Korucular ya da askerler biz uykudayken evimizi yakabilirlerdi. Bize zarar verebilirlerdi. Sabaha kadar elimdeki tüfekle, uyuklaya uyuklaya nöbet tutuyordum.”

Askere ‘... ilk seni vururum’ dedi

Köyünü terk etmediği için askerlerin her gün baskı yaptığı ve öldürmekle tehdit ettiği Bozkurt, bu tehdit ve baskılara hiçbir zaman kulak asmadı. 50 yaşlarında olmasına rağmen korucu olması ve ajanlık yapması istenen Bozkurt, isteklere karşı verdiği bir tepkisini şöyle anlattı: “Bir defasında askerlerden biri elime bir cihaz tutuşturdu, ‘bunu al. Eğer teröristler gelirlerse şu düğmeye basman yeterli. O zaman köyünde rahat bir şekilde yaşarsın’ dedi. ‘Eğer silah alırsam ilk seni vururum’ dedim. Bağırıp çağırıp çıktı evimden.”
Buna rağmen kimi zaman her gün evi basılan Bozkurt, askerlerin, “Neden kalmak istiyorsun burada? Teröristlere ekmek yapıyorsun değil mi” sorularına karşı da direnerek köyde kalmayı sürdürür.

Toruna öğüt: Cesedimden korkma olur mu?

Askerler bir diğer baskı aracı olarak köyde bulunan korucuları da kullanırken, Bozkurt’un evi askerler tarafından her defasında alt üst edilir. Bozkurt, o günlere dair bir diğer anısını da şu şekilde anlatıyor: “Gece geç saatte bir grubun eve doğru geldiğini gördüm. Asker olduklarını düşündüm. Şerif’i karşıma alarak iyice tembihledim: Beni öldürebilirler. Eğer beni öldürürlerse sakın cesedimden korkma olur mu? Herhangi bir köye giderek durumu anlat ki cenazem yerde kalmasın. Dışarıda kar var, kurtlar var; giderken tüfeği almayı unutma, yoksa kurtlar yer seni. Ne olursa olsun korkma. Sonra gelenlerin patlayan trafoyu tamir için gelen işçiler olduğunu anladım. Çay içmek için gelmişlerdi.”

Her yerde emeklerimiz vardı

Bozkurt, uzun süre cezaevinde olan oğullarını görmek için Mûş, Bêdlîs, Wan, Amed zindanları arasında gidip gelirken, bir süre sonra teker teker serbest bırakılan çocuklardan hiçbiri bir daha köye dönmez, kentlere yerleşir. Gülcihan Bozkurt ise, köyünü şimdiye kadar hiç terk etmedi. Hasta oğlunu görmek üzere kısa süreliğine geldiği İstanbul’da köyüne duyduğu hasreti, “En kısa sürede geri gideceğim köyüme. Çok acı ve zorluk yaşadım. Şimdi hiçbir şey eskisi gibi değil. İnsanlar yavaş yavaş köylerine dönüyor. Eski tadımız kalmasa da topraklarımızı sahipsiz bırakmamamız gerekiyor. Her yerde çocuklarımın emeği vardı, bırakıp metropollere düşemezdim” sözleriyle anlatıyor.

 ZEYNEP KURİŞ-DİHA/İSTANBUL