Behice F. DEMİR   Zaman insanla, insan ömürle bilir hayatı. Hayat da mekanla sağaltır ömrü. Hepimiz her gün başkasının hikayesine girip çıkarız. Bir nevi başkasının hikayesinde yolumuz, yabancılığımız, yaşımız ve yargımız kesinleşir. Bu kesinlik dolaşımlıdır. Çocukluğa, gençliğe, olgunluğa dair itham, atıf ve anlayışla algımıza yetişir, aramızda, ardımızda, akıp durur. Bozulmaz bir akıntı sanırız etrafımızı. Oysa bu akıntıya taş koyan, sonsuzun oyununu bozan bir oyun ve oyuncu vardır. Yaş ve yaşlı. Hangi sözü kaldırsak, hangi sayfayı çevirsek hangi sesi, bakışı yakalasak bu oyunun masumiyeti ve merhametsizliği bizi bulur. Bulmakla kalmaz, bunaltır, içten içe korkutur. Hepimizin yaşlıları vardır. Örnek aldığımız, benzediğimiz, öykündüğümüz, övündüğümüz, ihmal ettiğimiz, terk ettiğimiz, uzaktan suretine sığındığımız, anladığımızı sanıp anlamadığımız anne, baba, dede, nine, komşu ve tanıdıklardan biri. Mekan ve kan bağının ötesinde olan birileri. Çünkü yaşlılık bir yazgı meydanıdır, er ya da geç herkesi aynı eşikte oturtur, aynı kapıda buluşturur. Ne var ki buluştuğumuz kapının bile kalmadığı yer ve zamana doğru gidiyoruz artık. İnsanı yerinden yurdundan hatta yüreğinden ayıran bir sürgünün doğal ve fiziki rüzgarıyla karşı karşıyayız. Ya terk ediyoruz ya da terke zorlanıyoruz, doğduğumuz mekanlardan. Öyle ki terk etmek asrımızda bir kimlik, bir kolaylık hatta bir yeni başlangıç olarak görülmeye başlandı. Birkaç saatte, günde haftada dünyanın bir ucundan diğerine gidip gelebilecek imkanlar bir kağıttan ibaret. Kuşkusuz bu kağıdın niteliği farklıdır. Ancak sonuçları insan ruhu açısından aynı geçmişten ibarettir. Elbette geçmiş anlayış, yorum ve yaş farkına dayanır. Ne var ki bir neslin doğduğu, büyüdüğü ve yaşam kurduğu yerle, bu yere dışardan, sonradan gelen için geçmiş ve şimdi kayıp bir zaman olarak kayda geçer. Sanırım bütün meselede bu kayıp zamanın insanını anlamak ya da anlamamakla başlar. Şefika Hanım, 95 yaşında. İki ailenin en büyük yaşlısı, 7 çocuk annesi, 20 torununun nenesi olmuş köylü bir Kürdistan kadını. Evliliğinin 80’inci yılında. Yine de resmi rakamla  nenemin gözündeki, aklındaki ve hatırındaki tahminler birbirini tutmaz. Olaya, kişiye ve mekana göre konuşmak nenem için bütün resmi belge, bilgi ve yorumlardan üstündür. Okuma yazma onun için kafasındaki olay mantığına bağlıdır. Bir nevi zamanla kendi dilini, ifadesini bulmuş bir anlatım dünyası var. Her yaşlı gibi kendinden ibarettir. Bu yüzden yaşadığı her şeyi mekana bağlı, kişiye dair kodlarla izah etmek nenemin de özel şifresidir. Bu şifreli tutum, karşısına çıkan üçüncü bir dil ve dünya karşısında bile hala çok sağlam, kendine ait ve değişmez bir sadakat olarak onu bizden, bizim dünyamızdan ayrı bir yerde tutuyor. O sadece yaş olarak yaşam olarak değil, dil ve görüş mesafesi olarak da bizden ayrı biri. Kalabalık bir köyde doğmuş, aynı kalabalıkta bir köye gelin gelmiş. Gelinliği, anneliği, komşuluğu ve ilk yaşlılık yılları aynı mekan etrafında gidip gelmiş. Kendi deyimiyle ”hiçbir şey şimdiki gibi değildi. O zamanlar şehir, araba, televizyon, yol; böyle şeyler yoktu. Her şey insana bağlıydı. Bize göreydi.” Doksan sonrası Kürdistan’da başlayan göç dalgası ve sonrasındaki gelişmeler nenemin de hayatın değiştiren olaylara sebep oldu. Oğulları köyü terk edince nenem bir süre yalnız kalmayı denedi. Birkaç yıl bu denemesinde ısrarcı da oldu. Ancak köyünde kalmaya devam ederken de yalnızlıkla baş etmek ona zor geldiğinden torunlarının peşine düşerek Avrupa’ya geldi. On beş yıldan fazladır Fransa’da yaşıyor. Aslında yaşamak değil de Fransa’ya bakıyor. Onun için herşey bakmaya, duymaya indirgendi sanki. Ev içinde, bizimle konuşur ama etrafla bakışır. Çoğu zaman nenemin sadece gölgesinin burada olduğunu, bilincinin köyde, anılarında ve çocukları, torunları için gömdüğü kayıp zamanda olduğunu görüyorum. Kent yaşamına, ikinci bir yabancı dilin yaşamına hep kapısını kapattı. Bir nevi nenem hala Kürtçe’nin izinde, köyün içinde. İçimizde ama rüyası, duası, uykusu, uyanışı, umudu, ağıdı, ağlaması hatta hatta sevinçleri bile köyde yaşlanıyor. Nenem her şeyimize razı. Ne yapsak, ne etsek gülerek bizi karşılar. Ancak Kürtçe dışına çıktığımızda her olay ve anda şaşkınlık, mahcubiyet, biraz da kırgınlıkla bizi izler. Kabullenmez bu yabancılığı. Kendini istenmemiş sayar ya da ondan bir şey sakladığımızı sanma alınganlığına düşer. Köşesine çekilir. Bizim onun diline, dünyasına ne zaman geçeceğimizi bekler. Herşeye alıştı gibi sustu. Susmak, inisiyatifini, gücünü, anneliğini ev sahibi olma azmini, yaşla, ömürle emekle topladığı bütün iradesinden vazgeçişe dönüştü. Sadece bizimle yaşamak adına belki de bütün biriktirdiklerini bir kenara bıraktı. Sekizinci katın üç odalı evinde, yaşamaya razı olacak kadar sevgisi ve anneliğinin mağrurluğu için hala fedakar. Bu yaşta bile ne yapabilirimin derdinde! Bütün zamanı evde geçer. Gideni, soranı az. Nenem için ömrünün son yılları sadece akşamlardan ibaret. Akşamları evin yolunu tutan bizlerin sözde kalabalığı, varlığı, onun gün boyunca sustuğu andan çıkışı demek. Ancak biz bunun da farkında değiliz. Akşamları sofrada, sohbette, kulağımız televizyonda, elimiz telefonda. Nenem ise baş ucumuzda. Ne görüyoruz ne duyuyoruz, ne de soruyoruz. Biz yemek yediğimizi, sohbet ettiğimizi, onu sevdiğimizi, onunla bir şeyler paylaştığımızı sanıyoruz ama başımızı kaldırdığımızda akşam bitmiş, nenem sofrayı toplamış, sessizce odasına çıkıp gitmiş. Nenem toprak evinin izindeyken bir twitter’in perdesindeyiz. Tıpkı arada bir bize bizi hatırlattığı gibi; ”Qîza mi, em çavgirtî hatin, dev girtî jî herin.”