
Gün batımında köylerden yükselen yemek konusuna yorgun bedenleri taşımak, akşam serinliğinde çıngıraklı koyun sürülerinin uğultularında ninniler söylemek ya da gecenin karanlığında yankılanan belli belirsiz uzak seslerin arasında yıldızlara bakarak uyumak, artık eskimiş anılar mıdır?
Burada hasretin adı, bir avuç toprağa dokunup kendine dönmektir. Gri iklimlerin beton duvarları arasında, toprağa dokunma özlemidir. Biraz da memlekete dokunmaktır.
Onlarınki, kentlerin uygar! gürültüsünden kaçıp bir çardağın altında memleket anılarını tazelemektir.
Onlarınki, bırakıp geldikleri köylerini, mezralarını aramaktır.
Kürdistanlıların son yıllarda hızla yaygınlaşan bahçe tutkusundan bahsediyoruz.
İsviçre'nin değişik merkezlerinde yaşayan birçok Kürdistanlı, kerpiç damları olmadan, koyun, kuzu sesi duymadan, yıldızlara uzak mekanlarda bir avuç toprak parçasıyla memleketini, ülkesini, kültürünü yaşamaya çalışıyor.
Belediyelerin özellikle şehir dışında tahsis ettiği, doğayla iç içe yaşanan küçük kulübeli kiralık bahçeler... Her türlü sebze ve meyvenin yetiştirildiği bu bahçeler, ortalama yüz metre kare büyüklüğünde ve bir ailenin tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeterlilikte... Bahçe sahibi Kürdistanlıların bazıları, yetiştirdikleri meyve ve sebzeleri pazarlamakla da uğraşıyor. Kentlerde kurulan pazarlarda "bio" etiketiyle satılıyor bu ürünler.
Bahçeye sığınıyorlar
Özellikle yaz aylarında bu bahçelerde zaman geçiren Kürdistanlı ailelerin sohbet konularında da başı, memleket, memlekette yaşanan sorunlar ve insan-doğa ilişkisi çekiyor. Şehrin gürültüsünden ve stresinden birkaç saatliğine kaçıp bahçelere sığınıyor, toprakla uğraşarak dinleniyorlar. Tutkularının kaynağında ülke hasreti ve toprağın değerini yeniden hatırlamak da var. Öyle ki, İsviçre'de bahçecilik yapan Kürdistanlıların çoğunluğu, ülkede de bahçe işleriyle uğraşmış kişilerden oluşuyor. Bahçe sahipleri genelde birinci kuşaktan göçmenler olsa da üçüncü kuşak Kürt gençlerinin bile bir ilgili olduğunu söyleyebiliriz.
'Toprağından kopan kendisi olamıyor'
Bahçe sahibi İlyas Özcan da buradan hareketle bahçe tutkusunu şöyle açıklıyor: "Biz toprak insanıyız. Kentlere, trafiğe, gürültüye alışık değiliz. Sivaslıyım; uzun süredir Avrupa'da yaşıyorum; ama inanın ki buraya alışamadım, alışamadık. Burada kendimizi tek özgür hissettiğimiz alan bahçemiz. Toprağa dokunmak, ona bir şey ekmek, kürek sallamak, çiçeğe su vermek, yetiştirdiğimiz sebzeleri dalından koparmak, kırk doktora bedel. Ama gelin görün ki, aslında buraya ait değiliz. Cemal Süreya der ya, 'Herkes yaşadığı yere benzer.' Doğrudur; benziyoruz biz de buraya. Ait değiliz ama benziyoruz. Şu gölgeliğin altında çay içerken bile 'memleket, memleket' diyorum. Biliyor musunuz; insan toprağından koptuğu an artık kendisi olamıyor, başka bir şey oluyor. Aslında bu bir işkencedir, ızdıraptır, çiledir. Toprağın geliştirdiği ahlak, toplumsallık, dayanışma, bölüşme, emek ve bilinç koptu mu, insan artık kendisinden kopuyor demektir. Biz bu bahçelerle belki de, mümkün olduğunca bu yanımızı öldürmemeye, sıradanlaşmamaya çalışıyoruz belki de."
'Toprak özümüze çağırıyor'
Bir başka bahçe sahibi Fatma Ongan ise, bahçe tutkularının kaynağını bölüşüm kültüründen aldığını belirterek, şöyle anlatıyor: "Birlikte oturmak, memleket meselelerini tartışmak, birlikte yapıp birlikte yemek, isteyen kişinin bahçede yetişen meyveyi, sebzeyi koparması, toprağa dokunması insana güven ve güç veriyor. Aslında bizimkisi, hayata tutunmaktır. Daha önce bahçeye sadece dinlenmek, stres atmak için gelirdik. Ama Kürt Halk Önderi Öcalan'ın kitaplarından ekolojiyi okuyunca, komünal yaşam tarzını okuyunca, bahçeye ve doğaya daha fazla önem verdim. Tarif edilen yaşam tarzının imkansız olmadığını gördüm. Avrupa'da kendimizi özgür hissettiğimiz tek alan bu bahçelerdir. Her ne kadar buralara benzemişsek de, toprak da halen bizi kendisine, kendi özümüze çağırıyor."
'Kürdistan özlemimi gideriyorum'
Abdülselam Sakık de "Ülkemi, halkımı, mücadeleyi, hevallerimi ve toprağımı sevdiğim için beni buralara sürgün ettiler" diyerek başlıyor anlatmaya: "Kürdistan özlemimi bu bahçede gideriyorum. Beni Kürdistan'a, köyüme yakın tutan tek şey, bu bir avuç topraktır. Avrupa'nın havası, suyu, güneşi, toprağı, rengi, meyvesi, sebzesi memleket gibi değil, olamaz. Yüz bahçeyi ülkemin bir metrekaresine değişmem. Yalancı bir dünyanın ortasında yalancı bir yaşam sürüyoruz. Yalan da olsa elimizin burada toprağa değmesi, bir salatalığa, domatese veya bibere uzanması; kireçli de olsa bir ağacın altında çay içmek beni Kürdistan'a götürüyor. İnsanın toprağı, kültürüdür, yaşam biçimidir, kavgası ve umududur. Biz köylü insanlarız. Tek dostumuz toprağımızdır. Bir gün memlekete dönersem, toprağıma nasıl basarım diye düşünüyorum."
'Toprağımızın değerini bilmiyoruz'
Memleketi Pazarcık'ta yüz dönüm toprağı bırakıp İsviçre'de bir dönüme mahkum olduğunu anlatan Oruç Eldeş ise, bahçe tutkusuna dair şunları söylüyor: "Avrupa'daki küçücük bir bahçenin bakım emeği, memleketteki yüz hektarlık pamuk tarlasına eşit. Belki de burada bize ait tek şey olduğu için çok özen gösteriyoruz. Pazarcık ovasında binlerce hektarlık tarlalar var. Suyu bol, havası harika ve insanların ekonomik durumu oldukça iyi. Ama bir tarlanın kenarında kendimiz, çocuklarımız için bir ağaç dikemedik. Bir salatalık, iki domates ekmedik. Cahillik mi, düşüncesizlik mi, bilmiyorum. Biz toprağımızın, dağımızın, taşımızın, ağacımızın değerini bilmedik, bilmiyoruz. Memlekete Avrupa'dan her giden kişi beş ağaç dikse, inanın ki memleketin toprağı bizi daha fazla sever."
'Çocuklarımıza, torunlarımıza gösterebilirsek...'
Bir başka bahçe sahibi Cevdet Demir'in ise bazı eleştirileri var: "Bahçeler Kürdistanlılar bir rehabilitasyon alanı. Ama eğer Kürdistanlılar bahçelerde, toprakla uğraşarak, doğayla iç içe olarak kendilerini rahat ve mutlu hissediyoruz diyorlarsa, kendi ülkelerindeki topraklara da bu kadar duyarlı olmaları gerekirdi. Maalesef yaşanan tam anlamıyla böyle değil. Böyle olsaydı Kürt'ün kendi coğrafyasında yapılan barajlara, katledilen ormanlara, talan edilen doğaya daha fazla isyan etmesi gerekirdi. Eğer çocuklarımızın, torunlarımızın elinden tutup buraları gezdirebilirsek, toprakta gördüklerimizi onlara da gösterebilirsek bizi anlamalarını başarabiliriz.''
ALİ ONGAN/BASEL