Katledilen 500’ün üzerinde Kürt, yakılan cesetler, görevinden alınan belediye eşbaşkanları, tutuklanan siyasetçiler.

Tecrit ve kötü muameleye tabi tutulan siyasi tutsaklar, hazmedilemeyen seçim sonuçları, sokak ortasında rast gele vurulan çocuklar.

Yerle bir edilen kentler, yok edilen tarihi ve kültürel mekanlarımız.

İşkence edildikten sonra meydanlarda sürüklenen bedenler, soyulup sokaklarda teşhir edilen en güzel insanlarımız.

Göz göre göre katledilen insan hakları savunucuları, yerlerinden yurtlarından zorla sökülüp atılan insalarımız.

Telef edilen, işkence edilen hayvanlar, yok edilen doğa.

Türk diasporasında yaşayan Kürtlere yönelik linçler, faşist saldırılar.

Rojava’ya saldırılar, Rojava’nın Cenevre 3’e dahil olmasını engelleme.

Bütün bunlar ve daha fazlası, sadece son 6 aydır devam eden savaş konseptinin bir sonucu değil. Türkiye’nin yüz yıldır devam eden her şart ve koşulda, her yer ve zamanda Kürt düşmalığının hızlandırılmış bir versiyonu. Kürtler, bu zihne sahip bir devlete karşı her türlü barış yolunu kullandı. Son 3 yılda Kürtlerin barışta ne denli ve nasıl ısrar ettiğine Türk halkı da dünya kamuoyu da tanıklık etti. Ancak buna rağmen, Erdoğan komutasındaki devlet "dünyayı Kürtlerin başına yıkmaya yemin etmiş" yüzyıllık politikasında ısrar ediyor. Dağlarda, ovalarda, cephelerde, barikatlarda canını ortaya koyarak mücadele edenlerin sözü de pratiği de net. Devleti en iyi tanıyor, en doğru okuyor. 

Bu mücadelenin hedefi Kürtlerin kendi topraklarında ve yaşadıkları her yerde, kendi kimlikleriyle onurlu bir şekilde yaşamasını sağlamak. Bunun barışçıl yollarla nasıl olabileceğinin onlarca örneği sunuldu, konuşuldu, tartışıldı, müzakere edildi. En son 2014 yerel seçimlerine girilirken Kürt siyasetinin perspektifi, insan hakları ve demokrasinin esas alındığı tüm ülkelerdeki pratiklere paralel olarak "yerinden inşa" üzerine kuruldu.

Geride kalan dönemin eleştirel bir değerlendirmesini yaptığımızda iki durum ortaya çıkıyor. Birincisi, devlet ne pahasına olursa olsun bu "inşa" sürecini baltalayıp engellemeye çalıştı, çalışmaya devam ediyor. Eğer Türk devleti gerçek bir çözümden yana olsaydı, "inşa" her iki taraf için de zamana yayılmış bir barış kurmanın yolunu açabilirdi. Ama Türkiye, hem Rojava’yı ve Suriye’deki Kürt kazanımlarını hazmedemediği için hem de Bakur’da Kürtlerin daha da güçlenmesini engellemek için en büyük savaşını başlatmaya karar verdi. İkincisi ise Kürt siyasetçilerinin ve kurumlarının ihtiyaç duyulan güçte bir inşa süreci için gerekli dönüşüme kendilerinden başlayamamaları ve halka bu yönde öncülük edememeleri.

Cizre’de vahşi bir şekilde katledilen, sonra da cesetleri yakılan evlatlarını alamayan anneler, kendi çocuklarının yasını tutamadan şu çağrıyı yaptı devlete: "Topraklarımızdan çıkıp gidin!" Bu bir hâkikat duruşu. Bu duruşa göre söylem kurmak ve pratik geliştirmek, inşanın gerektirdiği dönüşümü sağlar, sağlamaya başlar. Belki de en çok savaş koşullarında. 

Bu duruşu sahiplenmenin binlerce yolundan biri de Kürtçe. Direnişin en büyük olduğu, devlet saldırıların en vahşi olduğu ilçelerimiz Kürtçe’nin en güçlü olduğu, Türkçe’ye tamamen terk edilmemiş bölgelerdi. Devlet, sadece insalarımızı katletmeye, kentlerimizi yok etmeye çalışmıyor. Aynı zamanda Kürtçe’nin egemen olduğu alanları da bitirmeyi hedefliyor. O halde dil alanında tutulacak yol fazla karmaşık değil. Tüm alanlarda Kürtçe’nin birinci dil olmasını sağlamak, Türkçe’ye kaptırılan alanların yeniden kazanılması. Televizyonlar, gazeteler, kültür-sanat, sokaklar, alış-veriş, evler, kurumlar, belediyeler, işyerleri ve saire yüzlerce alan var. Bu alanlarda dönüşüm elbetteki zor ve hem çok emek hem de çok uzun zaman gerektiriyor. Sloganlalar ve tek başına çağrılarla olmadığı da kesin. Ama bu dönüşüm olmadan anaların hâkikat duruşu sahiplenilemeyecek, bu da kesin.