Öyle anlaşılıyor ki, Şubat sonunda yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının esas gündemini, toplantıya Milli Eğitim Bakanı’nın çağrılması oluşturuyordu. Zaten toplantı sonunda yapılan açıklamada da “eğitim sisteminde yapılmak istenen değişikliklerle teröre karşı mücadelede alınacak yeni önlemler görüşüldü” dendi. Fakat herhalde “teröre karşı mücadelede alınacak yeni önlemler”in başında da “4+4+4 formülü” denen eğitim sisteminde yapılmak istenen değişiklik geliyordu.
Nitekim Milli Güvenlik Kurulu toplantısına çağrılan Milli Eğitim Bakanı’nın Kurula iki konuda bilgi verdiği açıklandı. Bunlardan birisi olarak “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da varolan öğretmen açıkları” konusu ifade edildi. Bu da iki bakımdan ortaya çıkıyor. Birincisi, herhalde sözkonusu alanlarda devlet görevlendirecek öğretmen bulamıyor. İkincisi ise, görevlendirilen öğretmenler bölgenin gerçeği nedeniyle çocuklarla Kürtçe konuşmak zorunda kalıyor. Bu da devleti çok rahatsız ediyor. Çünkü devletin asimilasyon amacıyla çelişiyor, asimilasyonu biraz geciktiriyor ve zedeliyor.
Milli Eğitim Bakanı’nın ikinci çağrılma nedeni ise, eğitim sisteminde yapılmak istenen 4+4+4 formülü üzerinde MGK’ye bilgi vermek oluyor. Fakat her nedense tamamen hükümetin tasarrufunda bulunması gereken bu konunun MGK’yi niçin bu kadar ilgilendirdiği konusu üzerinde hiç kimse durmuyor. Öyle ya, MGK adı üstünde “Güvenlik işleri” ile ilgili bir kurumdur. Güvenlikten sorumlu olması gereken bir kurum neden eğitim sistemi ile bu kadar ilgili oluyor? Demekki Türkiye’de eğitimin de güvenliği ilgilendiren yanı var. Bu da Kürtlerin asimile edilmesi konusu oluyor.
Bütün bunlar bir gerçeği netçe ortaya çıkarıyor: Türkiye’de eğitime bu kadar önem verilmesinin esas nedeni, çocukları ve gençleri iyi eğitmek değil, başta Kürtler olmak üzere Türk olmayan kesimleri asimile etmede eğitim alanını kullanmaktır. Eğitim gibi toplumsal yaşamın tüm alanlarını devlet bu amaçla örgütlüyor ve kullanıyor. Herkesi Türkleştirmek temel bir devlet politikası olsa da, asimilasyonun esas hedefi çok açık bir biçimde Kürtler oluyor.
Eskiden çocuklar için zorunlu olan sadece 5 yıllık ilköğretimdi. Kürt çocuklarını asimile edebilmek için Kürdistan’da “Yatılı İlköğretim Bölge Okulları” oluşturuldu. YİBO’ların yatılı olması asimilasyonda çok daha etkili oluyordu. Giderek bu okulları 5 yıllık olmaktan çıkarıp 8 yıllık hale getirdiler. Beş yıllık zorunlu okullar Kürt çocukları asimile etmekte tam yeterli olmuyordu. Beş yıllık öğretim Kürt çocukların Kürtçe’yi unutup Türkçe’yi öğrenmesi için yetmiyordu. Bu nedenle, önce YİBO’ları 8 yıl yaptılar, sonra da eğitim sistemini değiştirerek tüm zorunlu eğitimi 8 yıla çıkardılar.
Şimdi anlaşılıyorki 8 yıllık zorunlu eğitim de Kürt çocukları tam asimile etmek için yetmiyor. Kürt çocukların Türkçe’yi tam öğrenmesi ve Kürtçe’yi tam unutması zor oluyor. Sekiz yıllık zorunlu eğitim bunun için az geliyor. Bu nedenle de süreyi uzatıp zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmak istiyorlar. “4+4+4 formülü” denen zorunlu eğitim sistemi bu temelde gündeme geliyor. Yani temel amacı Kürt çocukları tam asimile edebilmektir. MGK’ye bilgi verilip onay alınması da bu nedenle gündeme geliyor. Bu gerçeğin kamufle edilebilmesi için de 12 yıllık zorunlu eğitim “Herkes içindir” deniyor. Öyle ya, sadece Kürtler için ve Kürdistan’da uygulansa dikkat çekici olur. Esas amaç ortaya çıkar ve tepkiye yol açar. Tüm çocuk ve gençler için uygulanması Kürt asimilasyonunun üstünü örtebilmek içindir.
Devletin ve AKP hükümetinin Kürtleri asimile edebilmek, yani Kürt soykırımını gerçekleştirebilmek için ne kadar ciddi, planlı ve bütünlüklü çalıştığı bu olayda da netçe görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki, eğer 12 yıllık süre yetmezse bir 4 yıl daha ekleyip üniversiteyi de zorunlu yaparak dört dörtlük bir asimilasyon sistemi ortaya çıkaracaklar. Bunun için devletin tüm imkânlarını seferber etmekten geri durmayacaklar. Zaten Fethullah Gülen Hoca’nın soykırım fetvası da bu içerikteydi.
Aslında Kürtleri asimile edebilmek için Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve AKP Hükümeti sadece eğitim alanını da kullanmıyor. Toplumsal yaşamın bütün alanlarını bu amaçla kullanıyor. Kürt asimilasyonunu ve soykırımını gerçekleştirebilmek için topyekûn özel savaş konseptini uyguluyor. Bu da ekonomik, kültürel, eğitim, sağlık, siyasal, güvenlik, yargı ve benzeri tüm alanlarda Kürtleri asimile etmeyi hedeflemek anlamına geliyor. Eskiden özel savaşın bu boyutlarını genelkurmay başkanları ifade ederlerdi. Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ’un bu temeldeki açıklamaları ünlüydü. Şimdi aynı açıklamaları Başbakan Tayyip Erdoğan ve diğer AKP kurmayları yapıyor. PKK’ye karşı mücadeleyi topyekûn özel savaş konsepti temelinde yürüttüklerini açıkça ifade ediyorlar.
Fakat devletin ve hükümetin Kürtlere karşı faşist-soykırımcı saldırıda bu kadar titiz ve bütünlüklü yaklaşmasına rağmen, her nedense bu topyekûn özel savaş saldırısına karşı Kürt toplumu topyekûn bir özgürlük direnişi içine giremiyor. Devletin ve hükümetin saldırıda gösterdiği titizliği ve bütünlüğü, Kürtler özgürlük direnişinde gösteremiyor. AKP’nin faşist-soykırımcı saldırılarına karşı Kürt özgürlük direnişi sadece siyasi ve askeri boyutla sınırlı kalıyor. Demokrasi ve özgürlük direnişi ekonomik, sosyal, kültürel ve benzeri boyutlarda geliştirilemiyor. Bu nedenle de demokratik özerklik çözümü gerçekleşmiyor.
Örneğin halen Kürt gençleri Türk ordusunda askere gidiyor. Gençlerin askere gidişini boykot eylemi geliştirilemiyor. Örneğin halen Türk yargısı bazı boyutlarda işliyor. Türk yargısını tümden boykot ederek kendi demokratik yargısını işletme gelişmiyor. Daha da önemli ve vahim olanı eğitim boyutunda yaşanandır. Kürt çocukları ve gençleri, devletin ve hükümetin çok bilinçli ve planlı bir siyasetle geliştirdiği Türk okullarına gitmeye ve gönderilmeye devam ediyor. Çocuk ve gençlerin kendilerini asimile eden Türkçe okulları boykot eylemi geliştirilemiyor. Halbuki bu okullar çocuk ve gençleri asimile ediyor, Kürt olmaktan çıkartarak Türkleştiriyor. Bu durum biline biline çocuklar ve gençler anne ve babaları tarafından bu okullara gönderiliyor. Dahası bir de bu tutum “yurtseverlik” olarak görülüyor! Peki yurtseverlik bunun neresinde?
Geçenlerde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’de bundan yakınıyordu. Mevcut durumun “Zulüm” olduğunu ifade ediyordu. Okula giden çocuklarının, kendisi Kürtçe konuştuğu halde kendisiyle Kürtçe konuşmadıklarını, kendisinin Kürtçe sorduğu sorulara Türkçe cevap verdiklerini söylüyordu. Kuşkusuz bu durum Kürdistan’da yaşanan yaygın bir geçeği ifade ediyor. Fakat bu bir realite olmakla birlikte, anlaşılması zor bir durumdur. Madem böyleyse, bu durumda olan anne ve babalara şunu söylemek gerekir: O halde çocuklarınızı Türkçe eğitim veren okullara göndermeyin! Bu durumu bile bile niye gönderiyorsunuz! Bundan sorumlu çocuklar mıdır, yoksa onları okula gönderen anne ve babalar mı? Hem gönderip, hem de bu sonuç ortaya çıkınca niye yakınıyorsunuz!
Belliki mevcut durumda bir çelişki var. Yürütülen Kürt özgürlük direnişinin ve hakim Kürt yurtseverliğinin içinde taşıdığı ciddi eksiklik ve zafiyetler var. Bunları görüp gidermek, gereken düzeltmeyi sağlamak gerekiyor. İçinde bulunulan mücadele dönemi bunu istiyor. Büyük cesaret ve fedakarlıkla yürütülen özgürlük direnişinin başarısı burdan geçiyor. Mücadelenin daha titiz ve bütünlüklü ele alınması, topyekûn özel savaşa karşı topyekûn özgürlük direnişinin geliştirilmesi gerekiyor.
Dahası ekonomi, sağlık, eğitim, kültür, yargı gibi alanlarda direniş daha kolay ve etkileyicidir. Zor olanı siyasal ve askeri direniştir. Kürtlerse zoru yapıp, kolay olanı yapmıyorlar. Gençlerin askerliği boykot etmesi en kolay ve etkileyici bir durumdur. Aileler öngörmese de gençler böyle bir boykotu kendileri yapabilir. Çocuklar ve gençler okullara gitmese faşist-soykırımcı AKP düzeni altüst olur. Aileler bunu öngörmese de, Kürt çocukları ve gençleri böyle bir boykotu kendileri yapabilirler. Okullarda Kürtçe eğitim verilmedikçe okullara gitmeyebilirler. Zaten asimile olma dışında okulların kendilerine bir faydası yoktur. Bu tutum tüm çocuk ve gençlerin en doğal hakkıdır.
Topyekûn özel savaşa karşı topyekûn direniş şarttır. Özellikle asimilasyona karşı mücadele bunun başında gelir. Bu konuda da kadınların, annelerin çok daha duyarlı olması gerekir. 8 Mart kadınlar gününün bu tür tutumlara vasile olmasını diliyor, tüm kadınların özgürlük bayramlarını kutluyorum!..
Topyekûn direniş