Enes PîR

Kurgusal-Türklüğün egemen elitleri, Siyasal İslam maskesiyle Erdoğan-AKP eliyle küreselleşen pop “kültür” içeriğini ulusalcı ve İslamcı, militarist ve muhafazakar motiflerle süsleyerek bir yaşam biçimi olarak topluma sunmaktadır. Değişim, dönüşüm ve gelişim adına düşünme, duygulanma ve hissetme şekilleri de bu eksende form kazanmaktadır. Böylece Türkiye fikri ve eylemi olmayan, sadece şovenist ve ırkçı laflarla oturup-kalkan, yalanlar deryasında kulaç atan, kurgular dünyasında gezinen bir ülkeye dönüşmenin kulvarında koşmaktadır. Üretimin biter noktaya geldiği, işsizliğin, tüketimin ve talanın ise, patlama yaptığı karanlık ve despot bir ortama sürüklenmiştir. 40 yıldır Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü mücadeleye karşı ise, Kürt cinneti içinde hezeyanlarla saldırırken, hiçbir kural, kaide, hukuk ve kanun tanımadan savaş naraları eşliğinde en kirli özel savaş yürütülmektedir. Kuzey Kürdistan’ı yeniden işgal ederek bu işgalini Rojava ve Güney Kürdistan’ın her yerine yayarak varlığını ve iktidarını beslemektedir.

Gelinen aşama itibarıyla katmerli bir faşizm mevcuttur. Kurumsallaşmasını tamamlamış ve toplumsallaşma yolunda hızla ilerleyerek üst toplumun karakter özelliklerini ve rengini alt topluma da enjekte ederek, faşizmin yeşil-kara-beyaz birliğini ve tekliğini her kesime yaymak istemektedir. Bu amaç ve çıkar birliği içinde özellikle Türk-devlet faşizminin kara faşisti olan Alpaslan Türkeş’in belirttiği; “Türkiye bir mozaik değil mermerdir” sözüne denk gelecek bir Türkiye oluşturulmaktadır.

Bu trio faşizme karşı mücadele etmek bilinen ve alışılagelen, genel-geçer tarzı aşmak gerekir. Nasıl ki, mermeri kesmek, istenilen ölçülere ve tasarıma göre şekillendirmek için özgün kesiciler ve hızarlar gerekiyorsa, kurgusal Türk devletini de yıkmak, çökertmek ya da yeniden şekillendirerek, toplumun ve zamanın ihtiyaçlarına cevap olabilecek reformlarla biçimlendirmek için de genelden kopuk olmayan, özgün politikalar ve yöntemler gereklidir. Bu tür bir faşizme karşı mücadele yürütürken, dünya insanlık mirasından beslenerek özellikle de Anadolu, Kürdistan ve Mezopotamya halklarının özgürlükçü komünal direniş geleneğini, Önder Öcalan’ın paradigması ekseninde güncelleştirerek kılavuz yapıp azimli, kararlı ve tutarlı hareket ederek, farklılıkları da iradenin ve direnişin rengi ve zenginliği olarak görüp, benimseyerek, devrimin hamlelerini hızlandırmak gerekir. Bu konuda Brecht; “Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında buluşur” diyerek, faşizme karşı birleşik mücadelenin hayati önemde olduğunu vurgulamış olur.

Mevcut tekelleşmiş medya aracılığıyla olan değil olması gereken anlatılıyor. Olmayan gerçeklik sürekli yeniden üretiliyor. Tamamen sanal üretimler ve kurgusal yaratımlar görsel dünyaya servis ediliyor. Marx, “görünenle gerçek aynı olsaydı, bilime gerek olmazdı” diyor. Görünen o ki, gerçekler görüntülerle gizlenmiş oluyor. Görülen ve duyulan ise gerçekliğin çok çok ötesinde algılara yol açıyor. Düşünceler kalıplaşıp dumura uğrarken, duyguların köreltilip yönlendirilmesiyle, hislerin vicdandan kopması sağlanıyor. Ahlaka gelince, esamesi bile ortalıkta görünmüyor. Türkiye sadece ekonomik olarak değil, kültürel olarak da çoraklaşıyor. Sermaye göçü ve kaçışıyla birlikte beyin gücü de göç yollarındadır.

Kimileri için hamasi sözler, okkalı laflar, içi boş nutuklar kulaklarına hoş gelip, duygularını okşarken, “manevi” olarak ruhsuz ruhlarına geçici de olsa merhem olup, iyi gelebilir. Fakat bu durum mevcut yaşam realitesini ve gerçekleri değiştirmiyor. Türkiye tablosu tüm yönleriyle ortadadır.

İnsanın canını yakan gerçek çok farklıdır. Acı verir. Sen kendi iç sorunlarını görmezden gelip, çözmezsen dışardan birilerinin müdahalesiyle, reçete gibi çözüm paketleri gelir. Bu da bir realitedir ancak zakkum gibi etki yapan bir gerçekliktir. Maalesef Türkiye’nin gidişatı ya içten demokratik toplumsal mücadeleyle devrimci bir hamle sonucu, cumhuriyet demokratik ölçülere kavuşturulacak ya da dıştan hegemonik güçlerin müdahalesiyle yeni bir biçim kazanacaktır.

Tercih edilen ise demokratik toplum mücadelesi yürütülürken, demokratik siyaseti geliştirip, genelleştirerek çöküntü halindeki faşizmi, toplumsal güç ve hamleyle alaşağı ederek, demokrasiyi ülkenin “Pi sayısı” haline getirip, sorunlarına çözümler üreterek, hayatı yaşanılır düzeye taşımaktır. Bunun için mücadelenin temeli olan demokratik toplum cephesini büyütüp, esas alırken hem demokratik siyaseti hem de onun önemli bir alanı olan meclisi daha işlevli ve aktif kılmak görevi, devrimsel bir vazifedir.

Köyün, sokağın ve her kesimin iradesi ve talebi meclise taşınmalıdır. Meclisteki tartışmaların, tasarıların ve kararların da herkese yansıması gerekir. Meclisin, AKP’nin, Erdoğan ve hükümetinin yanlışlarına karşı yapılan çıkışlar, retler ve sunulan alternatif düşünce, proje ve tasarılar, dışarıya doğru temelde anlatılırsa bu aktarım bir enerji işlevi gördüğü gibi geri dönüşümü olan, güç verici, kuvvet toplayıcı olumlu tepkilere de vesile olabilir. Bu işleyiş kendi mecrasından çıkmadan, yalpalamadan tüm alanlara doğru aktığında demokratik toplumsal muhalefet alanlarını genişletip, aktif ve etkin kılabilir. Türkiye demokratik cephesini büyüterek, daha işlevli ve etkili hale getirebilir. Mücadelenin bu alanlarına azımsanmayacak katkılar sunabilir.

Mecliste ne kadar etkili bir direnç ve karşı duruş oluşturulursa, dışarıdaki örgütlemeye, bilinçlenmeye, etkinliklere ve direnişlere o derece katkı sağlamış olur. Aralarındaki ilişkinin çerçevesi birbirini besleyen, tamamlayan, güçlendiren ve motive eden içeriktedir. Yeter ki toplumlarla onun temsilcileri arasındaki bağlar doğru temelde güçlü ve sıcak olsun. O zaman halkın temsilcileri olarak onun iradesini, istemlerini ve toplumsal yaşam menfaatlerini doğru zamanda ikirciksiz, açık ve bol seçenekli olarak Meclise taşıyabilirler. Özellikle sosyalistler ve demokratlar farklılıkların bütünlüğünü bozmadan, gerektiğinde uyumun, gerekmediğinde de direncin ve direnişin siyasetini yaparken, alternatif zenginliklerle bütünü besleyen ve geliştiren kaynak haline gelmelidirler.

Önemli olan meclisi, mücadelenin bütünü değil, kazanılmış bir mevzisi olarak görüp köyün ve sokağın dili olan bir alan haline getirilmesidir. Buradaki kürsüye halkın sesi, istemleri ve beklentileri çeşitli alternatifler bütünü içinde taşınabilir. Buranın doğru ve yöntemli kullanılması, ölçülü, kararlı ve tutarlı olunması, direniş mekanlarından birinin yeri hem de sesi haline getirilmesiyle işlevli kılınabilir. Toplumsal yararların sağlandığı iradi mekana dönüştürülebilir. Sınırlı da olsa toplumların ve toplulukların platformu haline getirilebilir. Bu mevzi terkedilmemeli, demokratik toplumsal mücadelenin bir kazanımı olarak görülmelidir.