Volver, Talk to Her, All About My Mother  ve Skin I Live filmleriyle tanıdığımız Pedro Almodóvar’ın son filmi Julieta vizyonda. 

Filmlerinin başrollerinde ağırlıklı olarak kadın oyuncuları oynatan ve kadınların dünyasından bakmaya çalışan Almodóvar, Julieta’da da aynı hattı izliyor. Ancak Altın Palmiye için de yarışan film, kadın izleyicileri diğer Almodóvar filmlerine nazaran daha az tatmin edecek bir film.

“Almodóvar renkleri” ile açılan film, daha önceki filmler gibi kadınların birbirleriyle olan ilişkileri ve hayatla kurdukları bağ ile ilgili. Volver’de tanıklık ettiğimiz anne-kız, All About My Mother’daki anne-oğul ilişkisine paralel, Julieta’da da bir anne-kızın öyküsü işleniyor. Başında annenin kızının eski bir arkadaşıyla denk gelmesi ve kızıyla ilgili öğrendiği bilgiler, annenin kendine zor gelmesine neden olduğunda filmin size ne sunacağını az çok anlayabiliyorsunuz. 


Julieta ve Xoan

Genç bir kadın olan Julieta, bir tren yolculuğunda karşısındaki adamın konuşma talebini geri çeviriyor. Filmin vurucu yerlerinden biri burası. Konuşma talebinin geri çevrilmesinin ardından yaşanan olay, Julieta’yı epey etkiliyor. Aynı yolculukta genç bir adamla tanışıyor ve yakınlaşıyor. Adamın evli olması bu ilişkiyi pek etkilemiyor; çünkü adamın karısı uzun süredir komada. Almodóvar’ın ölüm ve ölüm-yaşam arasında kurduğu ilişki, bu filmde de etkisini gösteriyor. Hatırlayalım, Talk to Her’de yine bitkisel hayattaki bir kadına aşık olan bir adamın sürekli o kadınla ilgilenmesi, onunla –onun duyduğundan emin olmadan– konuşması filmin konusuydu. Filmde, Julieta ve trende tanıştığı Xoan, sadece mektup adresleri üzerinden iletişim kurabiliyor. Zaman zaman buluşuyorlar. Son buluşmalarında Julieta, aslında bir trajedinin ortasında kalıyor. Bir müddet sonra Xoan ve Julieta evleniyor, çocukları oluyor. Almodóvar’a göre daha sakin ve ritmi daha düşük bir film olan Julieta, evlilikten sonra farklı bir dinamik kazanıyor. İzlerken yer yer ağlamaklı olacağınız bir film olup çıkıyor karşınıza. 

İyi filmler çeken ve iyi filmleriyle sevdiğimiz yönetmenlere karşı daha acımasız davranıp yeni filmlerini çok ağır eleştirebiliyoruz. Ancak mevcut rasyonel durumu da görmezden gelmek hata olur. Almodóvar filmografisine baktığımızda Julieta, pek de Almodóvar’ı yansıtmayan ve filmografisinde “olmasa da olur” filmlerden biri. Biraz proje, biraz yapmış olmak için yapılmış gibi. Konusu itibariyle de yine “yılmayan, yıkılmayan” Almodóvar kadınları bu filmde yerle bir oluyor. Filmin seyrine göre ilerleyen tüm detaylar, başroldeki Julieta’yı büyük bir yıkıma götürüyor ve film boyunca esasen onun yıkımı izletiliyor. Elbette güçsüz kadınlar da işlenebilir ve elbette kadınlar da hayat karşısında oradan oraya savrulabilir; ama alışkın olduğumuz Almodóvar kadınlarından bu filmde eser olmaması seyirci için başka bir açıdan da hayal kırıklığı yaratıyor. Filmde hiçbir kadın bağırmıyor! Sakin, tekdüze, başa gelen çekilir ve hayatta her şey olur, bunların bazılarına razı gelinir teması bir müddet sonra bunaltabiliyor. Filmde, “Almodóvar filmi izliyorum” hissini uyandıran ise yine kadın oyuncular ve yönetmenin kullandığı renkler. Kırmızılı, mavili kadınlar; yeşil duvarlar ve alabildiğine deniz, gökyüzü.

Julieta’nın genç halini ve sonraki halini iki farklı oyuncunun oynaması ise epey iyi kotarılan bir değişim. Adriana Ugarta ve Emma Suarez arasında garip bir uyum var bile denebilir. 

Julieta, iyi oyunculuklar, güzel renk ve müzik seçimleriyle izlenesi vizyon filmlerinden biri. Hatta yönetmenin Almodóvar olduğunu unuttuğunuzda iyi bir film. 29. Avrupa Film Ödülleri’nde de Ken Loach’un I, Daniel Blake’nin de listede olduğu beş filmle birlikte “En İyi Film” dalında aday. 
Yolu açık olsun.