Kendilerini demokrat olarak tanımlayan ülkelerin demokrasi normlarını yaşatamamaları gittikçe yaygınlaşmaktadır. Demokrasilerin farklı ülkelerde değişen uygulamaları artık çeşitli tanımlara karşılık geliyor. Bir süredir, "seçimli otoriterlik" veya "rekabetçi otoriterlik" tanımı altında birçok ülkenin ismini yerleştirmek mümkün hale geldi. Bazı siyasi partilerin seçimlerde tekrar eden başarısı veya popülist söylemleri iktidarda kalmaları konusunda oldukça etkili, ama gittikçe otoriterleşen ve baskı kuran hükümetlere dönüşmektedirler. Popülist söylemlerdeki "halkın önemi", "halk için", "halka doğru", "milli irade" gibi sloganlar vurgulanmakta ve ortak bir "biz" hali de yaratmaktadır. Ama bu "biz" ne yazık ki karşılığında "öteki" grupları yaratarak ortak düşmanlar olarak da yansıtılır. Halkın duygularına ve değerlerine hitap eden bu söylemler seçimlerde olumlu bir cevap olarak seçimin kazananına geri dönmektedir. Bu siyasi aktörler iktidarları boyunca karşılaştıkları sorunlarda eğer kendilerine olan desteğin azaldığını düşünürlerse bunu "milletin düşmanı" olarak yansıtır ve konumlarını korumaya çalışırlar.

Rekabetçi otoriter olan ülkeler iktidara demokratik yollarla gelir, fakat iktidarları boyunca da otoriter uygulamalar göstermektedir. Dolayısıyla bu tür yönetimlerdeki siyasal aktörlerin yönetimde olmaları demokratik kurumlarla ilişkilidir; düzenli aralıklarda, adil ve özgür seçimlerle işbaşına gelirler, bu da demek olur ki, rekabete dayalı bir seçim ortamı söz konusudur, ama diğer partilerden seçime katılan adaylara aynı imkanlar tanınmaz, devlet kaynaklarına ulaşma veya kampanyalarını yürütme konusunda eşit olmayan koşullarla karşılaşırlar. Schedler şu şekilde ifade etmektedir: Belli bir dereceye kadar diğer adayların varlığı veya katılımı olsa da demokratik normların ihlal edilmesi nedeniyle iktidar partisinin baskısı oluşur; özellikle başarılı bir seçimin ardından. Böylece, rekabetçi otoriter yönetimleri dört şekilde açıklayabiliriz: Medyanın kontrolü, muhalefet üzerindeki baskı ve eşit olmayan koşullar, insan hak ve özgürlüklerinin ihlalleri. Her ne kadar AKP yönetimini belli reformlarla veya açılımlarla (başarıları elbet tartışılır) eşleştirebilirsek de bu özelliğini çoktan kaybetmiştir (ya da hiç olmadı denilebilir). Siyasetteki bütün gücü elinde bulundurma ve bu gücün denetlenmesine izin vermeme durumunda buna sahip olan popüler liderlerin otoriteyi AKP ile kurduğunu söylemek mümkün. Geçmiş dönemlerdeki otoriter baskılardan şikayet ederek, laiklik-muhafazakarlık tartışmasından sıyrılmaya çalışarak ve askeri vesayeti ortadan kaldırarak kendi baskı gücünü kurmuştur. 

Türkiye'de muhalefetin koşullarına baktığımız zaman, özellikle seçim dönemlerinde eşit olmayan koşullarla karşılaştıkları açık. İktidar partisinin liderlerini seçim kampanyaları için daha uzun süreli görebiliyoruz. Medyaya erişim konusunda adil ve eşit bir ortam yoktur; mesela 4 Temmuz 2014'te Cumhurbaşkanlığı seçimleri için TRT Erdoğan'a 1 saat, İhsanoğlu'na 1 dakika ayırmış, Demirtaş'ı ise tamamen yayınlamayı reddetmiştir. Medyaya erişim konusunun haricinde, muhalefet partilerinin üyelerine, seçim stantlarına ve binalarına saldırılar olmakta ama bununla ilgili herhangi bir güvenlik oluşturulmaması konusunda ısrar edilmektedir. 

Basın/medya özgürlüğü konusunda ise oldukça mühim ihlaller mevcut. Freedom House, Türkiye'nin basın özgürlüğünü "not free" (özgür değil) olarak belirtmektedir. Demokratik ülkelerde medyanın hükümetlerden bağımsız, baskıdan uzak olması beklenir. Fakat AKP hükümeti boyunca, Türkiye gazetecileri tutuklama, belirli medya kuruluşlarına para cezası kesme konusunda lider ülkelerinden biri haline gelmiştir. İktidar partisinin üyelerinin gazetecilerle katıldıkları toplantılarda her sorunun sorulamadığı veya hükümete yakın gazetecilerin davet edildiği gözlenebilir. Hükümetle ilgili "istenmeyen" haberler yapıldığında veya yazılar yazıldığında işten çıkarma, sansür, para cezası, yayın kesme gibi nice örnekler de var. Doğan Medya Grubu'na 2009 yılında uygulanan "vergi cezası", özellikle Kürt gazeteciler başta olmakla beraber çok fazla sayıda gazetecinin 'terörist' olmakla suçlanması, Facebook/Twitter/Youtube gibi sosyal mecraların ikinci bir emre kadar yasaklanması kişilerin haber yapma ve haber alma hak ve özgürlüklerine aykırı olarak gelişmekte. Ekim-Aralık 2015'te 34 gazeteci gözaltına alındı, 15 gazeteci saldırıya uğradı, 2016 yılına cezaevinde giren gazetecilerin (31 gazeteci, 8 dağıtımcı) 17 tanesi Kürt medyasından olup TMK ve TCK kapsamında "örgüt ile ilişkili" durumdadır. "Dini değerleri aşağılamak", "hakaret" suçlamalarıyla 2014 yılında 10 gazeteci 3 yıl hapis ve 14 bin 280 TL para cezası almıştır. Anaakım medya hızlıca hükümetin kontrolü altına girmiş veya çeşitli baskıcı uygulamalarla dolaylı bir şekilde hükümetin kontrolüne boyun eğmek durumunda kalmıştır. 

Hak ve özgürlük ihlalleri konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, son zamanlarda 1128 akademisyenin ifade özgürlüğüne dayanarak "barış" bildirgesi nedeniyle suçlu hale getirildiğini örnek verebiliriz. Anayasal haklar içerisinde düzenlenen protestolarda polis şiddeti, sualsiz gözaltı, ev baskını, sivil ölümleri neredeyse her gün haberlere düşmekte. 

Milli irade söyleminin araçsallaşarak farklı alanlarda otoriter bir yönetimi güçlendirdiğini görmekteyiz. Bu durum, baskın olanın kendi çevrelediği alanın dışında olmaya izin vermemektedir. Gücün veya desteğin azalması belli dönemlerde "içerideki" düşman açıklanır ve ülkenin çıkarı için istikrar gerektiği sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu çözüm için rekabet yerine kendilerini işaret eder.