Almanya Gündemi


Kadına yönelik şiddet, gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, modern ülkeler olarak adlandırdığımız Avrupa ülkelerinde de hala önemli sorunlar arasında yer alıyor. 

Kapitalizm, vitrin çiçeği mantığı ile baktığı kadını stratejik bir ustalıkla tahakküm altına alırken; gizliden tüketiyor, sömürüyor ve çarkının dişlilileri arasında ezerek yok sayıyor. Bunu da modernizimle tanımlıyor. O nedenle kapitalist modernite kadına özgürlük değil, sömürü bahşeder. Kadına yönelik şiddete açık bir ortam yaratır, sıradan bir olay algısı verir. İstatistiki rakamlarda bu gerçeği destekliyor. Daha önce Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın, Avrupa ülkelerinde kadına yönelik şiddetle ilgili araştırmasından bahsetmiştik. Rakamları hatırlarsak; rapora göre Avrupa ülkelerinde her üç kadından biri şiddet görüyor ve 62 milyon kadının şiddet gördüğü tahmin ediliyor. Hazırlanan raporda Almanya’da görüşülen kadınların ise yüzde 35’i psikolojik veya cinsel şiddete maruz kaldığını beyan ediyor. Cinsel taciz ve rahatsız verici hareketlerden şikayet eden kadınların oranı yüzde 60. Avrupa Birliği genelindeki oran ise yüzde 55. 

Bu rakamları hatırlatmamızın nedeni 15 Kasım 2014'te Sırp asıllı 18 yaşındaki Sanel M.'nin attığı yumrukla hayatı sonlanan ve Almanya'da medeni cesaretin sembolü haline gelen Tuğçe Albayrak davası. Tıpkı Özgecan Aslan gibi, Tuğçe de üniversite öğrenciydi ve kimbilir ne hayalleri vardı. Tuğçe, arkadaşları ile bir restoranda otururken, 18 yaşındaki Sanal M. ve arkadaşları tarafından taciz edilen iki genç kızın çığlıklarını duyarak yardıma koşmuş ve saldırganların hedefi haline gelmişti. Kavga dışarda da devam etmiş ve Tuğçe, Sanel M. tarafından aldığı darbe ile yere düşerek beyin kanaması geçirmiş ve iki hafta sonra da yaşamını yitirmişti. Tuğçe'nin ölümünden neredeyse 6 ay sonra, 24 Nisan 2015'te Darmstadt'ta başlayan dava toplamda 10 oturumda tamamlandı. Dava süreci de oldukça tartışmalı geçti. 

Kızı, erkek şiddetiyle katledilen bir ailenin en zor süreçlerinden biri de mahkeme sürecidir. Çünkü bu süreç acımasız ilerler, savunma avukatı elindeki verileri manipüle ederek, sanığın olabildiğince az ceza almasıyla ilgilenir. Bu esnada detaylar tartışılır, hatta mağdur olan kadın neredeyse suçlu duruma getirilir. Özellikle kamuoyuna mal olmuş davalarda bu süreç daha da acımasızdır. Nitekim bu davada da, Almanya'da medeni cesaret sembolü haline gelen Tuğçe'nin de davranışları sorgulandı; gün içinde nasıl davranır, kavgalara karışır mı? kutlamalara ne kadar gider, alkol tüketimi nasıldır? Aslında bu sorular kadının bir açığını yakalayıp üstüne gitmek için sorulan yanıltıcı sorular. Diğer taraftan cinayetin şekli; aslında Tuğçe'nin ölümüne atılan tokat değil, yere düşmesi neden olmuştur, bu nedenle sanık adam öldürme fiilinden değilde, dayak sonucu ölüme sebebiyet vermeden yargılanmalıdır; aslında ilk yardım iyi yapılmadı, yapılsaydı kurtarılabilir miydi? bla bla bla... 

Davanın başından bu yana izlenen süreçte, kriminel bir olay algısı yaratıldı, kadına yönelik şiddet görmezden gelindi. Oysa olay günü yaşanan olaylar dizisi baştan başa kadının aşağılanması ve hakareti üzerine gelişiyor. Hatta olayın ilk vuku bulduğu zamanlarda yabancıların integrasyonu ve suç oranları tartışmaların ana merkezine oturtuldu.

Sonuçta davanın 9. oturumunda savcı sanık hakkında gençlik ceza yasası kapsamında 3 yıl 3 ay hapis cezası talep etti ve 10. duruşmada Sanel M. ölüme sebebiyet verme suçundan 3 yıl hapis cezası aldı. Aslına bakarsanız Özgecan olayı biraz daha extrem olsa da, dava süreci ve tartışmalar birbirlerinden çokta farklı değil. Kadınlara yönelik şiddet ve hakaretle geçen bir günün sonunda, genç bir kadının hayatının değeri 3 yıl hapis. Üstelik dava sürecindeki manipülasyonları saymıyorum bile. Daha fazla ne söylenebilir...