Modern kent ulaşımı sanki ulaşamamak üzerine düşünülüp tasarlanmıştır. Kent merkezi otorite alanları yani hükümet binaları, mahkemeler, okul, ofisler, işyerleri ve onlara hizmet için kurulmuş otel, lokanta, eğlence yerleri ile donatılmıştır. Bu büyüklü küçüklü kentlerde, kendi boylarına göre irili ufaklı ama benzerdir. Otorite merkezleri tekli değildir. Fabrika ve çevreleri, çarşı, pazar ve çevreleri, tapınak yerleri ve çevreleri, özellikle son yıllarda finans merkezleri ve çevreleri hepsi kentin temerküz alanlarıdır.
Genellikle insan yaşam alanları, eğlence yerleri ve parkları kısmen ayrı tutarsak, başta konutlar, kentin modern olmasıyla birlikte bu alandan süpürülürler. Aşırı değerlenen merkezdeki binalar, artık konut olarak kullanılamayacak kadar pahalıdır ya da çok olumsuz koşullarda, yangında otoritenin ilk yutacağı alanlar olarak var olabilirler. Böylece herkes için bir yolculuk başlar.
Kentin yoksulları kısıtlı marjinal alanlarda yer alamazlarsa ofisleri, işyerlerini temizlemek, lokantalarında yemek pişirmek, seyyar satıcılık yapmak, kendilerine benzer kaderlilerden korumak için güvenlik görevlisi olarak çalışmak ve benzeri binlerce iş için, merkeze doğru günlük göçlerine başlar. Aynı zamanda kentin yüksek gelirlileri, kentin karmaşasından sıyrılmak için uzaklaştıkları merkezden işlerinin başına dönmek için bu göç kafilesine dahil olurlar. İşçiler, kamu emekçileri, seyyar satıcılar, patron, hakim ve mübaşirler ve devletin savcıları, polisleri, yankesicileri, katilleri farklı konforlarda aynı yolda yer alırlar. Otobüslerde, minibüslerde, taksilerde, otomobillerde kimi birbirlerinin sırtına yüklenerek kimileri koltuklarında biraz yayılabilerek ama hepsi de uykulu olarak kafilede kendilerine tahsis edilmiş hücrelerinde kırmızı ışıkların değişmesini bekler. (Bu saçmalığın kısmen farkında olan egemenler son yıllarda, çok ayrıcalıklı bir kesim için, hadımlaştırılmış bir çözüm(!) olarak kent merkezlerinde rezidanslar inşa etmekteler.)
Kendinizi alışkanlığınızdan ve gereklilik duygusundan kurtardığınızda ne kadar saçma bir göç kafilesi hareketi olduğunu görebilirsiniz. Aynı yere sıkışmak için ömrünün yüzde yirmisini harcayan dünyanın en zeki yaratıkları! İnsanlar, eğer bir üst benlik tarafından gözleniyor olsaydı sanırım o bile bunun nedenini anlayabilmekte güçlük çekecekti. Bu yolculuk akşam saatlerinde aynı rütbe silsilesi ve karmaşası içinde tersine işlemeye başlar. Bu günlük göç, otorite merkezlerinin yarattığı temerküz kamplarının, kentlerin işkencesidir ve aynı zamanda onların çevresindeki bu tavaf otorite merkezlerini besler. Ücretli kölelik yapabilmek, okullarda tırnak ve saç kontrolüne tabi kılınmak, mahkemeler önünde suçlanabilmek, cezaevlerinde yatabilmek için böyle bir ıstırap yaşamak radikal bir saçmalıktır.
Ekolojik kent ya da daha başka bir ifadeyle kentsiz kentte ise yaşamın yollarda tüketilmediği çünkü hiyerarşik yapılara ve temerküze ihtiyaç duyulmadığı yani insanların nesneleşmediği, özne olarak, yabancılaşmadığı özgür komünlerin özgür yurttaşları, bürokratların, hakimlerin, savcıların kaprisleri için değil sadece inanç ritüelleri, gelenekleri, geçici çarşı, pazar için bir araya gelecektir ve mutlaka ki dans etmek için.
Emma Goldman’nın dediği gibi dans edilmeyen bir devrim, devrim değildir zaten...