25 KASIM - 2. Bölüm


Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav ile, geçtiğimiz 25 Kasım’dan bu yana olan biteni, Türkiye’de kadınlara yönelik saldırıların kaynağını ve yapılması gerekenleri konuştuk.

Erdoğan’ın Orta Çağ’ın Engizisyon Mahkemeleri ve Alman diktatör Hitler’le aynı bakış açısında buluştuğunu ve bunun “kadın düşmanlığı” anlamına gelen “mizojini” olduğunu belirten Kav, ekledi: “Tarihte modern öncesi dönemde de, ne yazık ki modern dönemlerde de tasavvur ettikleri otoriter topluma kadını hedefe koyarak ulaşmak isteyenler ve maalesef ki ulaşanlar olmuş, Erdoğan ve onu izleyenler de aynısını yapıyor.”


Her günü kadına dönük şiddet ve cinsel istismar suçları ile anılan 2016 Türkiye’sinin kadın karnesi nasıl görünüyor?

Türkiye’nin kadın karnesi senelerdir başta yaşam hakkı ihlali olan kadın cinayetleri olmak üzere kadın hak ihlalleri ile doluydu. Ancak bu yıl, ülke tarihinde daha önce görülmemiş bir dönem yaşıyoruz.

Türkiye toplumu, “başkanlık sistemi” adı altında İslami bir rejime doğru zorlanmanın gerilimleriyle dolu.

İktidar bu rejimi, hedefine kadınları koymuş biçimde ihdas ediyor ve toplumun yaşadığı gerilimden kadınların payına daha çok ölmek düşüyor. Sene başından bu yana 272 kadın kardeşimiz kadın cinayeti ile hayatını kaybetti. Böyle devam ederse 2016, son on yılın en çok kadın cinayeti işlenen yılı olacak gibi görünüyor.


Cinsel saldırıların halen suç sayılmayıp patolojik bir durum olarak gösterilmesi ile nereye varılmak isteniyor? Örneğin cinsel suçlara yönelik bu yıl ‘Kimyasal hadım/kastrasyon’ uygulaması gündeme geldi...

Cinsel suç olarak kabul edilen eylemlerin, saf bir cinsel eylem olarak kabul edilmesi yanlıştır. Bu eylemler, bir cinsel birliktelik biçimine karşılık gelmez, kişiyi bu suça ve suçun yinelemesine iten motivasyon sadece cinsel nitelikte değildir. Bu suçlar daha sıklıkla şiddet uygulanmasının, başkası üzerinde güç kullanımının ve iktidar sergilenmesinin yolları olarak kavramsallaştırılır. “Tecavüz” bir cinsel eylem değildir, insanlık suçudur; gücü elinde bulunduranın zor kullanarak tahakküm kurmasının en aşağılık biçimlerindendir. Bunu savaş dönemlerinde tecavüzün nasıl bir savaş ve ırkçılık politikası haline getirilebildiğinden de görebiliriz. Eğer çözüm hadım etmek olacaksa savaş dönemlerinde bu suçu işleyen milyonlarca askeri ve onları yönlendiren siyasetçileri de hadım etmek gerekirdi değil mi? Dolayısıyla cinsel şiddeti sadece patolojik olarak ele almak, şiddetin gerçek kaynaklarını ve toplumsal bir sorun olduğu gerçeğini gizler, bizde de bu amaçla gündeme getiriliyor. Ayrıca “tedavi” diye sunulan kastrasyon uygulaması, bu haliyle “zora dayalı bir bedensel cezalandırma” olarak karşımıza çıkıyor; çünkü “tedaviyi yarım bırakan daha ağır cezalandırılacak” deniyor. Oysa bu ve benzeri tıbbi bedensel işlemler, anayasa, insan hakları, evrensel etik ilkeler ve Biyotıp Sözleşmesi hükümlerine göre bireyin onayı olmadan uygulanamaz. Geçerli olduğu bazı ülkelerde de ancak suçlunun kendi rızası varsa ve gerçekten toplumu korumayı hedefleyerek uygulanıyor. Bizdeki yönetmelik ise tıpkı son dönemde gündeme gelen “idam cezası” gibi, kendisi bir insan hakkı ihlali olarak düzenlenmiş. Bu bakımdan adeta OHAL döneminin bir sonucu ve bir insanlık suçu, bir başka insanlık suçuyla örtülmeye çalışılıyor.

Şiddeti yaratan asıl kaynak olan cinsiyet ayrımcılığı ile mücadele edilmediği sürece bu cezalar elbette caydırıcı da olamayacak, aksine bizi gerçek çözümden uzaklaştıracaktır. Yine belirtmek gerekir ki, bu tedavilerin doğru kullanıldığında bile etkinliği sınırlı ve sonuçları tartışmalıdır. Kimyasal kastrasyon dahil yinelemeyi önlemek üzere tüm farmakolojik, cerrahi ve psikolojik girişimlerin etkinliği gözden geçirildiğindeyse, bu uygulamaların cinsel suç yinelemesini bir ölçüde engelleyebildiği, ancak bu etkinin herkes için geçerli, mutlak bir koruyuculuk içermediği, yineleme davranışında ancak yüzde 20’ler oranında etkili olabildiği gösterilmiştir.


Cinsel saldırılar 3-4 yaşındaki çocuklara kadar sirayet etmiş bulunuyor. Bu bağlamda tecavüz edilip katledilen 4 yaşındaki Irmak Kupal örneği var. Bunu nasıl değerlendirmek lazım?

Çocuk istismarı olgularında da faillerin sadece belirli bir kısmı gerçek anlamda -yani tıbbi tanısı olan- “pedofili” hastalarıdır. Burada da sorunun toplumsal/politik boyutunun gizlenmeye çalışıldığını görüyoruz. 

İktidar, çocuk istismarını da, kadına yönelik şiddeti de hem yüzeyde ve hem derinde iki temel katmanda kışkırtıyor. Şöyle ki; Karaman’da Ensar Vakfı yurtlarında olduğu gibi kendisine yakın kuruluşların ve okulların istismar suçuna bulaştığı ortaya çıkmış mevcut olgularda “bir kereden bir şey olmaz” diyerek bu en ciddi suçu akladı. Suçu sadece 1 kişiye yükleyerek sorunu örtmeye çalıştı ama bekleneceği gibi örtemedi, bu cezasızlık yeni olguların önünü açtı ve hemen her gün çocuk istismarı haberi duyar olduk. 

Bu işin görünen tarafı, bir de görünmeyen tarafı var: Cinselliğin çok baskı altına alındığı ve kadının şeytanlaştırılarak büyük günahkar olarak hedef gösterildiği toplumlarda tüm tarih boyunca hem kadına yönelik akıl almaz şiddet suçları hem de çocuk istismarı artmış. Türkiye’de de bu oluyor; laikliğe bile tahammül edemeyen iktidar, çağımızın gerçekleri olan cinsel hak ve özgürlükleri tümüyle yok sayıyor, bu baskılama dolaylı olarak da derin katmanlarda toplumda çürüme üretiyor. Irmak Kupal bu çürümenin de örneğidir ve maalesef ki tek örnek değil ve tek başına fail ile sınırlı değil. Türkiye’deki yozlaşmanın bir resmi olarak, o fail ile reality şov yapılabildi, polisin yapması gerekenleri bu işleri reyting için yapan Müge Anlı yapar hale geldi, Irmak bir kez de bu yol ile istismar edildi. Toplumun onurlu insanlarının midesinin kaldırmadığı bu gidişatı, kendi elleriyle yaratmış olan iktidar da seyretti ve sadece birkaç genel geçer söz etti. Önlem alması gerekirken tam tersine AYM’nin cinsel suçlarda yaş sınırını 12 yaşa indirmeye çalıştığını görüyoruz. Bunu, ülkedeki en yaygın istismar olgularından olan erken yaşta evliliklerin önünü açmak, imam nikâhını yasallaştırmak için istiyorlar.


Geçtiğimiz günlerde mecliste cinsel istismarcıları aklayan önerge AKP’lilerin oylarıyla kabul edildi. Buna ne diyeceksiniz?

Biz platform olarak bu önergenin gündeme gelmiş olmasını bile kabul etmemek gerektiğini düşünüyor, önerilen değişikliği “teklif dahi edilemez” buluyoruz. Tecavüz suçtur, çocuk istismarı suçtur, bu iki suçu da meşrulaştırmanın önünü açacak bu önerge muhtemelen birilerinin cezadan kurtulması ve şer’i hukuka dayalı bir Türkiye istedikleri için getirilmeye çalışılıyor. Meclis’te o salonda konuşulduğu andan itibaren reddetmek gerekiyordu, bu da yapılıyor. Olumlu bir durum olarak, uzun bir zamandır olmayan bir şey oldu: AKP yalnız kaldı. Hiç değilse çocuklar söz konusu olduğunda ortak tutum almalı, tepkiler devam etmeli, yeniden görüşülecek bu insanlık ayıbının ortadan kalkması için herkes elinden geleni yapmalı. Platform olarak birçok ilde eylemler yapacağız. Tüm kadınları eylemlere ve elinden ne gelirse onu yapmaya davet ediyoruz.


Batı’da toplumu değiştirmeliyiz ve bu zor bir iş

Kürt kadınlarına yönelik devletin bedeninin çıplak teşhir edilmesi, sokakta infaz, gözaltı-tutuklama gibi pek çok biçimde cinsel, politik, kültürel kırım saldırılarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca konuyla ilgili Türkiyeli kadın örgütlerinin ve yine Platform olarak pasif kalındığına dair eleştiriler var, ne dersiniz?

Bugün Türkiye’de kadını hedefe koyarak kurulmak istenen rejim için diğer en önemli direniş odağı Kürt hareketi. Çok somut olarak “Türkiye’de Erdoğan’ı başkan yaptırmadı” ve Ortadoğu’da IŞİD barbarlığını geri püskürttü. Bu harekette öne çıkan kadın özneler de iktidar için büyük tehlike olarak görülüyor. Bu noktada birbirine çok benzeyen iki insanlık suçu iç içe geçiyor ve hem direnen Kürt kadınına “kadına nefret” ile hem de “ırkçılık” ile yaşlı, genç, çocuk-kadın erkek tüm Kürt halkına nefret suçları işleniyor. Kürt kadın kardeşlerimiz iki nefret suçuna birden maruz kalıyor. Ama direnen Kürt halkı ve kadınlar korkmuyor, yıkılmıyor, yılların getirdiği tecrübe ile büyük inanç ve kuvvetle mücadele ediyor. Bu noktada dayanışma göstermek, birlikte direnmek, bu insanlık suçlarına tavır almak elbette hem kadın örgütlerinin hem de insanlık onurunu savunan herkesin görevidir. Ancak Batı’da da işleyen baskı aygıtı, gerçeği söyleyen tüm yayın organlarını, gazeteleri, kurumları kapatırken, OHAL şartları tam bir darbe ortamına dönüşmüşken bu tepkileri her zaman kitlesel eylemlerle göstermek çok mümkün olamıyor. Birçok ilde eylemler yasaklanıyor, kadınlar şiddete karşı mücadele ederken polis saldırılarına, devlet şiddetine maruz kalıyor. Bu tabloda toplumun her kesiminden kadınlar, eylemlere rahatlıkla katılım gösteremiyor. Ayrıca bu baskı ortamı, savaş şartlarında, asker cenazelerinin geldiği ortamda yaşanınca Batı’daki nüfusu ikna etmenin zorluğu da tabloya ekleniyor ve sonuçta yeterince güçlü tepki verilemediği de oluyor. 

Kadın kurumları için durumu biraz Barış Bloku tecrübesine benzetiyorum. Sıcak çatışma ve ölümler başlayınca Batı tarafına barışı anlatmak zorlaşmıştı, kadınlar için de toplumun sürekli şovenist bir kışkırtmaya maruz kaldığı, ölümlerin olduğu, iç savaşın eşiğinde olduğumuz bu şartlarda durum zorlaşıyor. Bunu kırmanın yolu da savaş karşıtı mücadeleye ısrarla devam etmek ve buradaki nüfusu ikna edebilen bir siyaset ve dil bulmak. İnsanlığın evrensel değerlerini savunmaktan, hak kaybına uğrayanlarla dayanışmaktan, birlikte direnmekten hiç şaşmadan, yaşanan hak ihlallerine sessiz kalmamak ve bu siyaseti toplumun bize kapıları kapatmayacağı bir dil ile anlatmak zorundayız. Anaakım medya gibi kör olmak ya da bazı kadın kurumlarının yaptığı gibi genel geçer konuşmak değil; Batı’daki toplumu değiştirebilecek, örgütleyebilecek siyasete ihtiyaç var, bu kolay bir iş de değil. Biz platform olarak bunun arayışındayız, elimizden geldiğince böyle yapmaya gayret ediyoruz.


Tüm kadın kardeşlerime sesleniyorum...

Kadınlar erkek ve devlet şiddetinden kendisini nasıl koruyacak peki? Platform olarak mücadele hattınız ve perspektifiniz nedir?

Öncelikle örgütlü kadınlar olarak güçlerimizi birleştirmek, bu büyük saldırıyı birlikte direnerek göğüslemek zorundayız. Bizim direnen bir odak yaratmamız, toplumdaki tüm kadınlara da moral ve cesaret verecektir. Gerçekten de cesaret bulaşıcıdır ve buna ihtiyacı olan ülke sathında gördüğümüz, görmediğimiz birçok kadın kardeşimiz var. Kadınlar öldürülmesin, hiçbir kadının başı öne eğilmesin istiyor isek, tek yol onlara yalnız olmadıklarını gösteren mücadeleyi büyütmektir.

Bugün sorunumuz en önde can meselesi; ancak artık istediğimiz kıyafetle toplu taşıma aracına binme, sağ salim inme hakkımız bile elimizden alınmaya çalışılırken, bundan rahatsız olan ve hakkını arayabilecek bütün kadın kardeşlerimize seslenebilen ortak bir mücadele zorunlu. Evet, zorluklarımız var ama imkan ve müthiş bir ümit de var; Türkiyeli kadınlar değişmiş “yeni Havvalar” olarak haklarına sahip çıkar hale gelmiş durumda ve bu, iktidara rağmen çok büyük bir imkan oluşturuyor. Bugün kadınların hakları için direniyor oluşu, hem Türkiye toplumunun hem de dünyanın bir gerçeği; Ortadoğu’dan Güney Amerika’ya Polonya’dan Afganistan’a direnen kadınlar var. Ve her kadının şiddetten kurtulmak için yapabileceği en önemli şey, kendi özgücüne dayanarak örgütlenmek. Her kadın karate yapamayabilir ama her kadın örgütlenebilir. Tüm kadın kardeşlerime de, asla yalnız değilsiniz, tek başına üzgün, suskun olmak yerine öfkeli ve örgütlü olduğumuz sürece bizi kimse yenemez, asla pes etmeyelim diye seslenmek istiyorum.


Erdoğan için sadece erkekler insan

Kadınlara dönük bir bütün saldırıların devam etmesinin hükümet politikaları ile ne düzeyde bir bağı var? Örneğin Erdoğan’ın son dönemde telafuz ettiği “Madam gibi değil, adam gibi ölmek” söylemi nasıl bir mesaj içeriyor?

Erdoğan’ın kadına bakış açısının Hitler, Engizisyon Mahkemeleri ya da IŞİD’ten pek bir farkı yok. Bu birbiriyle ilgisiz isimleri bir araya getiren ortak nokta ise kadın düşmanlığı dediğimiz “mizojini”. Tarihte modern öncesi dönemde de, ne yazık ki modern dönemlerde de tasavvur ettikleri otoriter topluma kadını hedefe koyarak ulaşmak isteyenler ve maalesef ki ulaşanlar olmuş, Erdoğan ve onu izleyenler de aynısını yapıyor. Tüm toplumu ve kadınları, kadının “insan” sayılmadığı Ortaçağ devletine götürmek istiyorlar. Erdoğan “adam” demekle aslında bunu dile getiriyor; insan olmaktan sadece erkek olmayı anlıyor. Bu sözlerinde kadın düşmanlığını, yücelttiği ölümden kadınları dışlayarak, aşağılayarak yapıyor. Başka bazı zamanlarda özellikle anneliği kutsayarak ya da son dönemde 15 Temmuz’da hayatını kaybeden kadınları kahramanlaştırarak kadını yüceltme konuşmaları da olmuştu. Nitekim onun bu sözleri tepki alınca onu kurtarmak isteyen Aile Bakanı da böyle yaptı; “Kadınlar adam gibi ölmeyi de bilir” dedi. Burada dikkat çekmek istediğim şudur: Kadın düşmanlığı sadece kadınları aşağılayarak yapılmaz, yücelterek de yapılır. Her ikisi de kadını insanlıktan kovmak, ona hep kendi iradesi dışında şekil vermeye çalışmaktır. Oysa kadınlar, “Ölmek değil yaşamak istiyoruz” diyor. Bu sözlerde ölümün yüceltilmesi büyük bir felaket ve savaşın çağrıcısı. Ölümün normalleştirildiği her durum, en çok kadınları vuruyor. Ayrıca biz kadınlar aşağılanmak da, yüceltilmek de istemiyoruz; insanlığın parçası olarak kendi seçtiğimiz gibi bir hayat yaşamak istiyoruz.

Siyasetçilerin bu gibi kadın düşmanı sözlerinin topluma etkileri ise çok doğrudan ve açık oluyor. Bu sözler sırasıyla, daha alttaki siyasetçileri, kamu görevlilerini, adaleti sağlaması gereken yargıyı, kadınları koruması gereken kolluk kuvvetlerini ve en son toplumda şiddete meyilli erkekleri etkiliyor. Şiddete teşvik ediyor ya da şiddetin cezasız bırakılmasını rahatlatıyor. Toplumda tarihsel bir birikim olarak mevcut olan kadın düşmanlığı büyük cesaret ve güç kazanıyor. Arkasını devlete ve yönetenlere yaslamış bir erkek şiddeti serbestleşince, son süreçte zincirinden boşalmış gibi her gün yaşadığımız şiddet olgularını yaşıyoruz.




YARIN: 

*Batman Belediyesi Eşbaşkanı Gülistan Akel yazdı...

* Efrîn Kantonu’nda kadın


ÜLKEM ZEREMYA / HABER MERKEZİ