Kızılbaş-Alevi olmak zordur. Keyfi ve çıkar eksenli yaklaşılamayacak kadar da ciddiyet ve bağlılık ister. CHP’nin faşist karakteri gösterdiği belediye başkan adaylarıyla bu kadar açığa çıkmışken, eğer Alevi örgütleri kendi tabanında bunu teşhir eden ve tabanını CHP’den kopmaya teşvik eden toplantılar ve çağrılar yapmıyorsa, orada başka hesaplar var demektir. Oysa Kızılbaş-Alevi olmak, dik durmayı boyun bükmeye tercih eden bir geleneğe sahiptir. Diğer yandan Aleviliği öyle “din afyondur, gericiliktir” basit yaklaşımıyla ele alarak ucuz ve iktidarcı bir zihniyetle küçümsemek de yanlıştır…
İnsan, derisi yüzülen Nesimi’yi, boyun eğmeyen Pir Sultan’ı düşündüğünde “böyle mi olacaktı“ demekten kendini alamıyor. Bugünden tarihine bakan bir Alevi, eğer zerre kadar vicdan sahibiyse duruşuyla kime hizmet ettiğini bir kez daha muhasebe eder: Nesimi ve Pir Sultanı, Zarife ve Alişer’i ve Sakine’yi düşünerek, “ben kime hizmet ediyorum” diye kendine sorar. Kızılbaş-Alevilerin üzerinde yüzyıllardır uçan Akbabaların bugünkü yavrularına aldanmamak gerekir. Onlar dedelerinden daha da kurnaz ve sinsice yaklaşıyorlar. Dün Dêrsim Soykırımı’nda M.Kemal’in hasta olduğunu söyleyenlerin yalanları bugün açığa çıktığında, şimdi de M.Kemal’in yanına Dêrsim’deki düşüşünü durdurabilmenin şaşkınlığıyla Hz.Ali ve H.Bektaş-i Veli de yetmemiş olacak ki, bir de Pir Sultan ve Seyid Rıza’nın fotoğraflarını koymuşlar. “Kimse bunu demokratik bir seçim ortamıdır, propaganda ve ajitasyonda serbestlik vardır” diye yutturamaz. Asimilasyonun demokratikliği mi olur? Bu söz ancak karşılıklı kimliklerin tanındığı, saygının hakim olduğu, ülke ve halka hizmet için hoşgörüyle yarışan dostlar arasında geçerlidir.
Kör Mısto hastaymış! Peki komadamıymış da günlük gazeteler de çıkan katliam haberlerini okuyamamış? 1938’de hastaysa, 1934 İskan Kanunu, 1935 Tunç-eli Kanunu ve 4 Mayıs 1937 tarihli Tunceli Tenkil Harekatına Dair Bakanlar Kurulu Kararı’nı kendi emriyle çıkarttırırken şuursuz mu yaşıyormuş? Bu karar ve kanunların altında Mustafa Kemal’in imzası vardır. 4 Mayıs 1937 günü Dêrsim’in kaderini belirleyen ve Dêrsim Soykırımı başlatılan bakanlar kurulu toplantısına başkanlık ederken de silah zoruyla mı getirilip konuşturulmuş?
Trabzon Atatürk Köşkü’nde bulunan haritanın üzerinde asılan yazıda onun Dêrsim Harekatını bizzat yönettiği yazılmaktadır. Haritada Dêrsim bölgesi işaretlenmiştir. Bu askeri planlar çizilirken (işkencecilerin devrimcilerin gözlerini kapatarak zorla ifade imzalattıkları gibi) birileri de M.Kemal‘in gözlerini kapatıp zorla mı imzalattırmış? Oysa bu planın bizzat M.Kemal tarafından çizildiği belgelerle sabittir. Hadi bütün bunları geçtik, peki manevi kızı Sabiha Gökçen’de anılarında Dêrsim’i bombalama emrini M.Kemal‘in verdiğini anlatıyor. Buna ne denecek? Bu da yetmediyse, madem hastaydı Singeç Köprüsüne uyur gezer olarak mı gitti? Bakın bu konuyu Çağlayangil kitabının belirli bölümlerinde birkaç defa nasıl ifade etmiş;
“Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana diyor ki ‘Atatürk, Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek.” (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım, s. 49, Yılmaz Yn), “Fakat biz bu işleri belki zamanında halledemeyeceğiz diye, Atatürk bir gün sonra Elazığ’a geldi.” (age. s. 52)M.Kemal hastaydı diyenler ya şuna ne demeli; 16 Kasım 1937 tarihli Ulus gazetesinin manşeti şöyledir; “Atatürk dün akşam Diyarbakır’a şeref verdiler.”
 Görüldüğü gibi M.Kemal’in hasta olduğunu söyleyen zavallıların yalanları çuvala sığmıyor. Ama ar damarı problemi olanlar yine de resimdeki pankartı asabiliyorlar. Devlet, kurbanının resimlerini yan yana asmakla utanmaz. Onun işi asimile etmek, düşmanı dost göstermek, dedelerini öldürenlerin çizgisini sürdüren CHP’yle aynı sofraya oturtmaya çalışmaktır. İnsan buna bir anlam verebilir; düşman her kılığa girerek kendi iktidarını sürdürmek ister. Peki Dêrsimli neden bu pankartları kendine yapılmış bir hakaret olarak görüpte indirmez?
Bu pankartı, zihinlerde yeni bir sapma, çarpıtma, karışıklık, kanıksama veya benimseme yaratmak amacıyla astıran zihniyetin gerisinde devletin seksen yıllık katliam, fiziki ve kültürel soykırım, inkar ve sürgün politikalarının resmi mirasçısı CHP vardır. Arşivler katliama ilişkin belgeleri bu kadar açığa çıkarmış ve gerçekler artık gizlenemeyecek kadar karanlığı yırtmışken, hem kendine “ben Aleviyim” demek hem de CHP’de kalmak ve de bunu da “CHP gelmezse şeriat gelir” yalanıyla sürdürmek, Dêrsim’de soykırıma uğramış onbinlere hakaret etmek değil de nedir? Bu pankartı asanlar, Ankara’da ve birçok yerde MHP’li faşist unsurları CHP’den belediye başkan adayları olarak gösteriyor ve Kürdistan’da ki faili meçhullerde adı geçen bir eski rütbeliyi Ege’nin bir beldesinden belediye başkanı yapabiliyor. Fethullah Hoca’yı zamanın CHP’li büyükelçisi CIA ile tanıştırmamış mıydı? Parti meclislerine aldıkları Fethullahçı Muhammed bilmem kimi öve öve bitiremeyen CHP genel başkan yardımcılarından Gürsel Tekin değil miydi?
TC tarihinde ki bütün Alevi katliamlarında CHP iktidar veya ortağı değil miydi? Üstelik Kılıçdaroğlu, Baykal’ın böyle bir role uygun olmamasından dolayı, uyanan Kızılbaş-Alevilerin Kürt Özgürlük Hareketi’yle ortaklaşmasının önünü kesmek ve de Tunceli’nin Dêrsimleşmeye başlamasını engellemek için bir operasyonla getirilmişken, bugün söz konusu pankartın Dêrsim’e asılması ve bugün orada fuhuş, kumar, uyuşturucu, barajlar ve karakolların çoğaltılarak hayatın yozlaştırılmak istenmesi, seksen yıllık Tuncelileştirme stratejisinin bir parçası değil midir? Dêrsim’de çok ciddi bir aşamaya gelinmiştir. Artık bu dünden daha fazla bir onur meselesidir. Mesele bu kadar ciddiyken, “bizim tabanımızda CHP’liler de var bu nedenle demokrasi güçleriyle BDP ve DTP’yi destekleyen bir basın açıklamasına imza atamayız” diyen hesapçı ve muğlak yaklaşımı Aleviliğin neresine koysanız kabul etmez. Anlaşılıyor ki, asıl sorun böyle bir kaygıyla hareket eden zihniyettedir. Gerisi başka planların bahanesinden ibarettir. Hayat birgün bunu da deşifre edecektir.
Bütün bunlar bizlere şu alarmı vermektedir; ya teslim almanın, özünden kopmanın, işgalcisine benzemenin, katiline sevdalanmanın, yozlaşmanın, işbirlikçileşmenin Tuncelisi daha güçlü temellerde inşa edilecek, ya da buna karşı direnişin adı olan Dêrsim, kendi kökleri üzerinde yeniden inşanın adı olacak. Seyid Rıza, Alişer, Zarife ve binlerce şehit, yattıkları topraktan başlarını kaldırmış bizlere sesleniyor: “Kaybederseniz gerçekten ölürüz!” Ve şimdi Sakine de orada! Daha çürümemiş kefeniyle mezarının başında ayakta duruyor ve halkına, “bizi utandırmayın” diye bağırıyor. Dêrsim bir mevzidir. Dêrsim ruhu Tunceli ruhunun yenilgisi üzerinde yükselmeli ve demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü; ahlaki ve politik toplumun baharını müjdelemelidir.
Bu nedenle, eğer ezilenlerin temsilcileri geleceği kazanma ve Dêrsim’i inşa etmeye dönük stratejik bir hamlenin başarısını, ortak adaylarda uzlaşmaya sırtını dönerek sadece kendini merkez alan bir taktiğe kurban ederlerse, şehitlere ve kazanılan değerlere yazık olur. Ve halk bunu affetmez! Unutmayalım ki 30 Mart, Kızıldere şehitlerinin de yıldönümüdür. Mahir ve on yoldaşını Dêrsim’i kazanarak anmak, onların mirasına da iyi bir cevap olacaktır.