
Bu eşsiz eser, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okurken siyasal çalışmalarda bulunması gerekçesiyle tutuklanması sonrasında Kürdistan Özgürlük Hareketinin gerilla saflarına katılmış, Suriye rejimi tarafından 2007 yılında yakalanarak Türkiye Devletine teslim edilmiş, yaşamının büyük bölümünü özgürlük ve demokrasi mücadelesinin zorlu, onurlu yürüyüşünde geçmiş, şu an Burdur E Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan yazarın tutsaklık koşullarında yazdığı ve yayınlanan ilk öykü kitabıdır. Yazarın, gerilla güçlerinin 1999 Güney sahasına geri çekiliş sürecini konu alan daha önceden yayınlanmış bir anı kitabı da bulunmaktadır.
Edebiyat hakikat pınarıdır
Sanat ve edebiyat hakikatin dilidir. İnsanı ve toplumu kendisini var eden hakikatinden, yaşatan manevi özünden saptırıp kopartan, bu anlamıyla ruhsuzlaştırıp kendisine yabancılaştıran sınıflı devletçi uygarlık sisteminin gerçeğine karşı insani ve vicdani duruşun direnişidir. Çünkü, hakikatle ruhun terbiye olmasını ve terbiye edilmesini ifade eder. Bu anlamıyla sanat ve edebiyat, hakikat pınarlarıdır. Bir yandan sınıflı, devletli uygarlık sisteminin bizlere içirttiği zehirleri kusmamızı sağlarken, diğer yandan da bizi hakikatimizle buluşturup onunla beslemektedir.
‘’Gözler insanın mahremidir’’ diyor yazar. Devamında ‘’Birbirinin mahremine girenler ancak uzunca bakabilir birbirinin gözlerine…’’
Eser; Meryem, Zerê, Zaz, Ölü, Şemûnê, Issız ve Mita isminde yedi uzun öyküden oluşuyor. Hepsi de birbirinden güzel, içten, samimi öyküler, insan hikayeleri. Küçük bir Midyat resim albümü eserin sonuna yerleştirilmiş ve kitap bu resimlerle son buluyor. Ayrıca öykülerin içine de öyküyle bağlantılı, onu tanımlayan resimler serpiştirilmiş ki, bu okumaya ayrı bir tat katıyor.
Yazar, örgü ve anlatım tekniği itibarıyla öykülerinde her üç tekil şahıs dilini de kullanmış. Bu anlamıyla öykülerle anlatıcı dili de değişebiliyor. Bazı öykülerinde iki anlatıcı dilini de beraber kullanmış. Buradaki geçişlerde ayrı bir tat katma, öyküyü genişletme dallandırıp, yapraklandırma sözkonusu.
Kullanılan dil hisli içten, sıcak. İnsanın yüreğine dokunan bir dil. Okuyucuyu hemen sarmakta ve öykünün duygusuna çekmekte.
Bölgenin tarihini, sosyolojisini, bireysel ve sosyal psikolojisini en güzel şekilde kendisinde verebilecek öykülerin kahraman-karakterlerinin seçiminde gerçekten de yazar yazarlıktaki yetkinliğini , gözlem gücünün güçlülüğünü etkileyici bir şekilde göstermekte. Zaten bir yazarı gerçek anlamda büyük bir yazar kılan esas yönlerden birisi de bu yöndür. Elbetteki bu, bunu aynı yetkinlikle vermekle beraber böyle ki, bu başarı gösterilmiş. Vermekte ne abartıya kaçılmış ne de eksik kalınmış. Doğal, yaşamdaki halleriyle olduğu gibi karakterleri sunmakta.
Öykü kahramanları
Öykülerin kahramanları Süryaniler, Êzîdîler ve Müslüman Kürtler. Çoğunlukla kadın, ihtiyar, çocuk. Tarih boyunca halklar ve inançlar mozaiği olmuş Turabdin coğrafyasının kadim inançları ve halkları. 1915. Seyfo. Süryani Soykırımı ve sonrasında yaşanan insan hikayeleri, bunun derin etkileri. Bu tarih, bu acı işlenmiş. Süryani, Êzîdî ve Müslüman Kürtler gibi bu kadim coğrafyanın kadim halklarından biri olan Mihelmîlere ve onlardan yaşam hikayelerine yer verilmemiş olması mozaiğin eksik rengi olarak kalmış. Kitabın eksik kalan bu yönünü herhalde yazar kitabın devamı olacak serilerde tamamlayacaktır.
Kadim coğrafyanın acıları
Bir iki öykünün haricinde öykülerde ağırlıklı olarak işlenen tema; kendi kadim vatanlarında soykırımdan geçirilmiş, öldürülmüş, ezilmiş, yaralı bırakılmış, ötekileştirilmiş, hala da haksızlığa maruz bırakılan Süryani kadim ve Êzîdî halklarının durumları, acılarıdır.
‘’Gözler insanın mahremidir. Birbirinin mahremine iyice girenler ancak uzunca bakabilir birbirinin gözüne’’ diyen yazar gerçekten acının bu mahremine iyice girmiş, bunu yüreğinin ta derinliklerinde yaşamış ve gözlerine bakmış. Kanamış. Bu kanayışla özeleştirel bir dille anlatmış. Okuyucuyu da bunu yapmaya davet etmekte.
Bu büyük vahşete-zulme uğrayan halklar-inançlar bu coğrafyayı coğrafya yapan onun öz halkları-inançlarıydı. Ve egemenlerce, egemenlikleri için uygulanan bu vahşet-zulüm aynı şekilde bu coğrafyanın kadim halkları-inançlarının elleriyle uygulandı. Milliyetçilik ve bundan da önde olan dincilik zehiriyle zehirlenen insanların elleriyle. Yazar önümüze koyduğu insan hikayeleriyle bizi bu zehiri kusmaya, ondan kurtulup ruhumuzu arındırmaya çağırıyor. Bu çağrı demokratik ulus olmaya, kardeşleşmeyedir. Birbirimizi sevmeye çağıran Hz. İsa’nın sevgiye çağıran sesiyle aynı tondadır. Sevgi öncelikle arınış ve hissediştir. Aynı dil ve aynı ruh diğer öykülerde de hakim olan dil ve ruhtur. Bu anlamda eserin temel ruhunun bu olduğunu belirtmek mümkün. Her öyküde insan bir arınma ve temizlenme durumunu yaşadığını hissediyor.
Edebiyat klasiği
Sonuç olarak, her açıdan okunduğunda insanın etkileneceği ve etkisinde kalacağı, tam da edebiyatın hakikatin dili olma özüyle yazılmış bir eser. Ekim Devrimi sürecinde Don Nehri kıyısında yaşayan insanların bu süreçte geçen hikayelerini konu almış Mihail Şolohov’un dünya edebiyat klasiği olan ‘’Ve Durgun Akardı Don’’ eseri gibi, taşıdığı ruh ve edebi değeriyle ‘’Solgun Sarı’nın (Tor Hikayeleri) buna aday bir eser olduğunu öngörmek herhalde abartı olmayacaktır. Yazarın eline, yüreğine sağlık.
KEMAL YİÐİT / 2 Nolu T Tipi Cezaevi B-14 Şakran-Aliağa İzmir