Bayram BALCI

1948'de Kars'ın Posof ilçesine askeri memur olarak tayin edilen Turgut Uyar, daha sonra şiirlerine de girecek olan Kürdistan ile bu yıllarda tanıştı. 1970 yılında yayınlanan Divan kitabında yer alan Yokuş Yol’a adlı şiiri günümüzde de Türkiye'nin en önemli sorunu olan Kürt sorununa, o günlerde ışık tutan belki de Türkçe yazılmış ilk şiirdi.

Türkçe şiirde engin ırmaklar açmış ve kendisinden sonraki kuşakları derinden etkilemiş, şiirleriyle sarsmış bir şairi bütün yönleriyle üç beş satırlık bir yazıda anlatabilmek elbette mümkün değildir. Hele hele bu şair Turgut Uyar olunca, yazıcının işi pek yaman bir hal alır. Lakin biz yine de Turgut Uyar'ın dünyaya geldiği ve dünyayı terk ettiği bu Ağustos ayı vesilesiyle onun şiiri hakkında kısa bir iki kelam edelim.

4 Ağustos 1922'de Ankara dünyaya gelen ve yine bir Ağustos günü (22 Ağustos 1985) aramızdan ayrılan Turgut Uyar, hiç kuşkusuz Türkçe şiire 1950'ler sonrası damgasını vuran önemli şairlerinden biridir.

Şiirle daha ilkokul yıllarında tanıştı. O yıllarda manzumeler yazan Uyar, gelecekte Muzaffer İlhan Erdost tarafından ‘İkinci Yeni’ olarak adlandırılan Türkçe şiirin önemli temsilcilerinden biri oldu.

Yad adını verdiği ilk şiiri 1947'de Yedigün dergisinde yayınladı. 1948'de Kaynak yayınlarının açtığı bir şiir yarışmasında ise ikincilik ödülü kazandı. Lakin seçici kurulda yer alan Nurullah Ataç, kendi birincisinin Turgut Uyar olduğunu açıkladı. Şiir eleştirileri ile önemli çalışmalara imza atmış olan Ataç, Uyar'daki şair gömleğini belki ilk fark eden isimlerdendi. Ataç, Uyar'ın gelecekte çok yetkin bir şair olacağını o yıllarda muştuladı.

1948'de Kars'ın Posof ilçesine askeri memur olarak üsteğmen rütbesiyle tayin edilen Turgut Uyar, daha sonra şiirlerine de girecek olan Kürdistan ile bu yıllarda tanıştı. 1970 yılında yayınlanan Divan kitabında yer alan Yokuş Yol'a adlı şiiri, günümüzde de Türkiye'nin en önemli sorunu olan Kürt sorununa o günlerde ışık tutan belki de Türkçe yazılmış ilk şiirdi.

İlk şiir kitabını ise 1949 yılında "Arz-u Hal" adıyla yayınladı. Gelecekte fırtınalar yaşamasına neden olacak şiir serüveninin henüz başlarındaydı. 1952 yılında ise Nurullah Ataç'ın önsözüyle ikinci kitabını yayınladı. Turgut Uyar, ikinci kitabıyla etkisinde kaldığı Garip şiirinden tamamen uzaklaştı. Kendi şiir poetikasını kurmaya başladı.

1958 yılında yüzbaşı rütbesindeyken Türk silahlı kuvvetlerinden "firar" eden Turgut Uyar, 1959 yılında yayınladığı "Dünyanın En Güzel Arabistanı" kitabı ile tüm dikkatleri üzerine çekti. Uyar'ın bu kitabındaki şiirleri, sonradan İkinci Yeni olarak adlandırılacak şiirin tüm özelliklerini içinde barındırıyordu.

"Dünyanın En Güzel Arabistanı"ndaki şiirlerle, Turgut Uyar artık kendi şiir yatağını bulmuş, kendi poetikasını kurmuş bir şairdi. O güne kadar yazılan şiirlerden farkı olarak, bu kitabında dize yapısı, ses, çok farklı olarak kurduğu imgeler ve şiirinde kullandığı kelimelerle kendi şiirinin de doruk noktasını oluşturdu.

"Dünyanın En Güzel Arabistanı" kitabında yer alan "Göğe Bakma Durağı" adlı şiiri ise, son yazdığı şiire kadar, Uyar'ın şiir serüveninin ana gövdesini oluşturan homojen bir şiir olarak şiir tarihine kaydedildi. Kitapta yer alan diğer şiirleriyle birlikte adını andığım şiir, Türkçe şiir ırmağında yeni bir dönemin başladığının da habercisiydi.

Turgut Uyar, üçüncü kitabı ile birlikte şairliğinin yanı sıra şiirin sorunları hakkında, şiir hayat, şiir insan ilişkisi konularında poetik yazılar da kaleme almaya başladı. O dönemlerde kaleme aldığı yazılar, dönemin şiirinin anlaşılabilmesi açısından da önemli bir kaynak metin oluşturdu.

Türkçe şiirin önemli eleştirmeni Hüseyin Contürk'ün 1 Ekim 1963 tarihinde yayınladığı ve Edip Cansever ile Konur Ertop'un danışmanlığını yaptıkları Dönem dergisinin de kurucuları arasında yer aldı.

Şiiri hiçbir zaman sanatsal bir faaliyet olarak görmedi. O'nun için şiir bir yaşam mücadelesiydi. Her zaman şiiri insanın-kendinin yaşama çabası olarak gördü. Arzu ederdi ki şiir gibi yaşanabilsin, bu yenilmiş çağın içinde insanlar giderek aynılaşmasın, kişiliksizleşmesin ve şiir gibi yaşayabilsin.

Turgut Uyar’ın neredeyse tüm şiirlerinde bu arzu'nun izlerini görmek mümkün. Çünkü O, şiirin hayatın tanıklığını yaptığını düşünürdü. Her gün yeni bir dünyaya doğduğunu düşünür, kendisini her gün yeni bir dünyanın içinde görürdü.

Sanatı bir ceht işi, eğitim işi olarak gören Uyar, kendi tanımlamasıyla "tembel kalabalığın" keyfiyetine uymaktan da imtina etti. Bu imtina O'nun her yeni günde, dünya ve insan ile yeniden ve başka başka etkilerle iletişim içinde olmasını sağladı.

Turgut Uyar, şiirinin her gün kendini yeni biçimlerde göstermesi için büyük çabalar harcayan bir şairdi. Ve adeta şiirini her gün yenilerdi. Bu nedenle de yazdığı her şiir, yenilikler içermeyi başardı.

Toplumun kişiliksiz yaşamayı baş tacı etmeye teşne duruşuna, yazdığı her şiirle itiraz etti. Hayır, Turgut Uyar şiirinin bir reddiye şiiri olduğunu söylemiyorum. Böyle bir söylem, O'nun şiirinin kendini her seferinde yeniden yeniden üretmesindeki sonsuz anlamlılığı daraltmak olur. Turgut Uyar, toplumun kişiliksiz yaşadığı bir çağda, her zaman şiirinin kişilikli olmasını önemsedi. Uyar'a göre şair gibi şiiri de kişilikli olmak zorundaydı.

Yenilmiş bir çağın şiirinin de yenilmiş olduğunun, böyle bir şiirde kullanılan kelimelerin de eskiyip pörsüdüğünün herkesten çok farkındaydı. Bu yüzden hem kelimelerle ahbaplık etti, hem de ateşli kavgalara girişti. Hiçbir zaman şiiri hayattan bağımsız "sanatsal bir faliyet" olarak ele almadı. Şiiri hayatın/yaşamın içine yerleştirme mücadelesini sonuna kadar sürdürdü, hatta bunun öncülerinden biri oldu.

Eleştirmen Orhan Koçak'ın da işaret ettiği gibi Turgut Uyar, "değersiz maddeden bir değerli madde" yarattı. Her seferinde değersiz görülenden başka başka değerli maddeler icat etti. Çünkü Uyar, kendinden önceki şairleri eleştirirken kullandığı "kendilerini yeniden icat edemediler" sözünün aksine, her yeni günde kendini ve şiirini yeniden icat etti.

Şiiri bir yaşama biçimi sorunu olarak ele aldı. Kelimelerle çoğu kez başı derdi girdi. Yine de o döneme kadar şiire girmemiş kelimeleri şiirine dahil etti. Hayatın içinde yer alan tüm sorunları, güzellikleri, hüznü, kederi, acı ve aşkları şiirin içine soktu yeni kelimelerle.

Herkesten çok farkındaydı; bir şair için hayattan kopuk dizeler yazmak, ölümdür. Bunun için Turgut Uyar, her zaman kendi şiirini kendisi için bir ölüm kalım sorunu olarak da ele aldı ve böyle bir şiir serüveni bıraktı kendinden sonraki kuşaklara.

Turgut Uyar, esasında bize hayatın bilmediğimiz yönlerini, gerçeklerini anlatmadı. Bildiğimizi bilmediğimiz şeylerden ustaca söz etti bize. Ve aramızdan çekip giderken de bize "Geyikli Gece"sini, "Yokuş Yol'a"sını ve daha pek çok şiirini emanet etti. Belki bin yıl geçse de şiir kazıcılarının her dönem fosiller arasından bulup çıkaracakları "Yokuş Yol'a" şiiri ile ilk şiirinin adı ile yad edelim bu büyük şairi.

Yokuş Yol'a

güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan

dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan

kürdistan’da ve muş - tatvan yolunda bir yer kanar

muş - tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan

eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan

portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan

padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar

muş - tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki

orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen

benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar