Türk medyası, son askeri darbe 28 Şubat’ın (1997) yıl dönümünde, AKP- Fethullah Gülen ikilisine dalkavukluk yarışında. Darbede, bugünkü AKP’nin koptuğu parti iktidar, şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Başbakan yardımcısıydı. Dolayısıyla darbe, kendilerine iktidar yolu açmasına, o dönem Sincan sokaklarını titreten tanklara komuta eden General Ceylanoğlu bugün Kara Kuvvetleri Komutanı olmasına rağmen, „mağdur“ rolü oynuyorlardı.
Türk medyası, bu yüzden „biz generallerin entrikasında ateşçilik yapmadık“ yarışında, dalkavukça taklalar tazeliyor, taklaların toz ile duman birbirine karışıyor, şeref ile şerefsizlik, namus ile erdemsizlik, ahlak ve ahlaksızlık kavramları bir arada bılklanıp, kaynıyordu.
Oysa, o dönem güç generallerin avuçlarındaydı. Onlar da emir ve komuta altında, topluma atışta…
Çünkü, TC’de medya raconu buydu. Türk basını, „hizmet ver, para al“ pazarında, gücün kasık biti olarak doğmuştu. Bu geleneksel çemberde, kim güçse onun hizmetindeydi.
Künyedeki patron ismine bakmayın siz! Gerçek patron devlet, yani gücü elinde bulunuran, bazı hallerde, sermaye koyandı. Mesela, en eski gazetelerden Cumhuriyet, Atatürk’ün devlet kasasından verdiği parayla çıktı. Milliyet ve Hürriyet DP iktidarının desteğiyle…
O nedenle basın, yaratan ve besleyen efendinin entrikalarına sadaketle hizmet ve düşmanlarını itibarsızlaştırma görevini yürütme karşılığında yaşadı. Güç kimdeyse, onun silahşörü, dalkavuğu ve insanlık suçlarının örtüsü olma karşılığında beslendi.
Değişen efendiye hizmette kusur işleyenler, Atatürk’ü övmeme suçu işleyen Ali Kemal misali, yerde ezilerek ölüdürülmüyor günümüzde. „Demokrasi var“ ya, çıkar muslukları ayarlanarak, dalkavukluk koşusu düzenleniyordu. Koşuya katılmayanlar saf dışı ediliyordu.
1960-2000 arasındaki süreçte, su başlarını tutanlara, el çabukluğuyla biat edip, hizmet veremeyen Malik Yolaç, Uzan, Simavi ve Ilıcak aileleri, para, kredi, bağış musluklarının kısılmasıyla medya dünyasından silindiler.
Belanın baş edilmezliğini gören günün patronları, AKP-Gülen ikilisinin şerrinden kurtulup yaranmak için, en gözde yazarlarını harcayıverdiler. Yalana ortak olmayan televizyoncular buharlaşarak yok oldular.
Çünkü bu, „al gülüm, ver gülüm“ pazarıydı. Pazarın en kıt malı ahlak, ahlaksızlık ise kazançtı. Kendini pazarlayabilen, argo deyimle malı götürüyordu.
En son, Milliyet ve Vatan gazetelerinin patronu, çok iyi bir çıkar pınarı olan Futbol Federasyonu başkanlığına karşılık, en saygın kalemlerden Nuray Mert’in yazma özgürlüğünü elinden alıyordu.
Herkesin birbirine madik attığı düzende, gerçeğe yer yoktu. Eğer medya günün tarihi ise bu entrika düzeninde kara yalanla sıvalıydı. Cinin demirden korktuğu gibi korktukları gerçek tehlikeliydi. Basının görevi olanı değil, efendisinin olmasını istediğini gerçek diye yansıtmaktı. Nitekim Kürdistan meselesinde gerçek yok, ta başından, Cumhuriyetin ilk gününden beri, boylu boyunca uzanan bir yalanlar labirenti vardı.
Türk basınından yola çıkarak, Kürdistan meselesini araştırmaya başlayacak birinin karşılaşacağı gerçek, kocaman bir yalanlar ormanıdır. Gerçelerin un ufak ezildiği…
Çünkü, Kürt halkına çektirilenler yalanla sıvalıdır.
Türk medyasına göre Kürtler, yurtları işgal, onurları ayak altında, dilleri kesik, varlığı yok, doğan bebeğine isim seçme özgürlüğü izinle değil, özgürlükler gülistanında dururp, dururken ayaklanan, sağa sola ateş açan dünün eşkıyası, bugünün teröristleridir.
Yer yüzü meleği TC’yi suçlamak için kafasına ateş eden, köylerini yakan, kardeşlerini katleden…
Günlük yazının dar sınırları içinde, Türk yönetimin medya aracılığıyla tarihi karartan yalanlarına iki örnek:
Şırnak, 18 Ağustos 1992 günü fırdolayı kuşatılıyor, akşam karanlığı çökende, elektrikler kesilip şehir top, tank ateşine tutuluyor, mitralyözlerle taranıyor, uçaklar bombalar yağdırıyordu. Şehir gerilla yok, direniş sözkonusu değildir.
Cumhuriyet gazetesi, İşçileri Bakanı İsmet Sezgin’e dayanarak 1000-1500 gerillanın şehri ele geçirme hücumuna geçtiğini, bu yüzden çatışma çıktığını, yüze yakın „terörist“in öldürüldüğünü yazıyordu. Sabah gazetesine göre 300 gerilla şehri basmıştı. Tercüman, „kansızların cüreti“ manşetiyle çıkmış, Hürriyet, gerillanın öğrenci kılığında şehre sızdığını yazıyor, olayları naklen yayın havasında anlatıyordu:
„Rütbesiz erinden, astsubay, subayına kadar, herkes vatanı için, canını feda edercesine mücadele ediyor.“
Oysa, tek bir gerilla Şırnak’a girmemiş, dolayısıyla çatışma çıkmamış, TC bölgedeki gücüyle kırım ve yıkıma çıkmıştı.
Benzer sivil katliam ve yıkım, 22 Ekim 1993 tarihinde Lice’de tekrarlandı. Gerilla baskını, karşı koyan yok ama, Türk basını büyük çatışma manşetleriyle çıkıyordu. Ordu içindeki çeteler, Lice kırım ve yıkımını bu arada fırsat bilip, çıkarlarına engel gördükleri General Bahtiyar Aydın’ı vuruyor, cinayet PKK’ye mal ediliyordu.
Genelkurmay Başkanı General Doğan Güreş Hürriyet gazetesine verdiği demeçte, „teröristlere karşı çok başarılı durumdayız“ diyerek hayali düşmana karşı zaferini ilan ediyordu.
Türk medyası, içeride gücün entrika çubuğu, ama Kürdistan ortak düşmandı. Sadece ve yalnız dün olduğu gibi, bugün de yalan salvoları, karalama, aşağılanmayla anılıyor, Roboskî katliamı, Poazntı’da çocuklara tecavüzler, Kürtlere mal edilemediği için, üstüne kara örtü çekilmeye çalışılıyordu.
Türk basını ve Kürdistan