PYD (Demokratik Birlik Partisi) Avrupa Temsilcisi Abdulselam Mustafa, Rojava Devrimi’nin ve Kobanê başta olmak üzere birçok merkezde gelişen destansı direnişin diplomasi çalışmalarının önünü açtığını, Avrupalı toplumlarda ve kurumlarda Kürt halkına büyük ilgi uyandırdığını belirterek şunları söyledi: “Daha öncesinde bizi Avrupalı devletlere ve kamuoyuna olumsuz göstermeye çalışan güçlere karşı, diplomatik alanda birçok yeni kapı açıldı. Herkes bizimle görüşmek, bizi tanımak için bir arayışa girdi. Teröre karşı ne kadar savaşabileceğimizi anlamaya çalıştılar. Britanya’dan tutalım Amerika’ya, AB ülkerinin tamamına kadar herkes bizi tanımaya çalıştı. Daha önceden olduğu gibi bizi başkalarının ağzından dinlemek yerine direkt bizim ağzımızdan dinlemek istediler. Direkt bizden bilgi alıp bizimle görüşmek istediler. Bu durum da birçok olumlu sonuç doğurdu.”

Türk devletinin diplomasi çalışmalarını engellemek için yoğun çaba sarf ettiğini de kaydeden Mustafa, PYD’nin boşa çıkarılması ya da terör örgütleri listesine dahil edilmesine ilişkin çabaların tamamının ardında Türk devletinin olduğunu söyledi.

Diplomasi çalışmalarının halk diplomasisi temelinde geliştirildiğini ve devletleri değil halkları esas aldığını da sözlerine ekleyen Mustafa, bu yaklaşımın başarı elde etmelerinde önemli rol oynadığını vurguladı.

PYD Avrupa Temsilcisi Abdulselam Mustafa’yla partisinin Avrupa’daki diplomasi çalışmalarında kat ettiği mesafeyi ve yaklaşımlarını konuştuk. 


Diplomatik alanda parti olarak her ne kadar ciddi bir deneyim sahibi olmasınız da gözle görülür bir çaba ve ürün ortaya çıktı. Bu çercevede bize Avrupalı devletlerin size ve hareketinize karşı tavır ve tutumlarını aktarabilir misiniz?

Başta şunu şöylemek istiyorum: Suriye’de yaşanan savaşta birçok güç ve taraf ortaya çıktı, başlangıçta barışçıl gösteri ve protestolarla alanlara çıktılar, daha sonra devrim mücadelesi silahlı bir mücadeleye dönüştü. Silahlı mücadeleye dönüştüğünde birçok odak ortaya çıktı ve bunların çoğu da bölgesel güçlere dayanan oluşumlardı. Türkiye, İran, Katar, Suudi Arabistan gibi bölgedeki devletlerin başını çektiği güçler, mezhepsel ve çıkar amaçlı farklı farklı grupları destekleme yoluna gitti. Bu da bölgenin çok etnisiteli ve inançlı yapısı için olumsuz sonuçlar doğurdu.


Peki böyle bir atmosferde sizin “üçüncü yol” diye adlandırdığınız çizgi, Avrupa ve Batılı güçler tarafından nasıl karşılık buldu? Ne düzeyde kabul gördü?

Biz bu bölgesel çelişkilerin dışında, ne Kürtlerin hakkını kabul etmeyen Suriye hükümetiyle, ne de aynı mantalitenin farklı biçimi olan muhalefetle hareket ederek 19 Temmuz’da rejim güçlerini Kürt bölgelerinden çıkardık. Tabii bunun öncesinde hazırlıklarımız vardı. Bölgesel güçlerin dışında bir “üçüncü yol” tercih ettiğimiz için bize karşı çok yoğun saldırılar gerçekleşti. Bu saldırıların bir merkezi vardı. Hem basın yoluyla hem de askeri yollardan saldırılar yoğunluk kazandı. Başta Serêkaniyê üzerinden bize saldırmaya başladılar. Tabi bu tür saldırıların arkasında Türk devletinin olduğu aşikardı. Saldırılarını basın ve diplomasi kanalıyla da tamamlamaya çalıştılar. Zaten daha öncesinde Avrupa Birliği, Amerika ve Rusya’da da Kürtleri kötü göstermek için basın dahil her türlü yöntemi kullanmışlardı. 

Bu savaşın sadece Suriye toprakları üzerinde yaşanmadığı, Suriye Devrimi olarak adlandırılanın ise herkesin kendi oynadığı atın kazanması için çabaladığı bir saha olduğu, son dönemde daha da güçlenen bir yargı. Artık Suriye’de yaşanan savaş, bölgede egemen olmak isteyen güçlerin, ağırlık noktasını kendi tarafına çekmeye çabaladığı bir arenaya dönüştü. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Rusya ve İran gibi devletlerin kendi anlayışlarına yakın oluşumları desteklemesi sonucu Suriye’de, cihatçı, Selefi örgütler mantar gibi türemeye başladı. Bunun yanında İran destekli Hizbullah örgütü de savaşa dahil oldu.

Bu cihatçı ve Selefi oluşumlar, geçmişteki Kürt karşıtı Sünni ve Baasçı grupların toplandığı bir merkeze dönüştü. Özellikle 19 Temmuz Rojava Devrimi’nden sonra bu grupların saldırılarına karşı verilen direniş, Rojava’yı bir sembol haline getirdi. Tüm dünyaya kanıtlandı ki Kürtler, her biçimde topraklarını savunacaklar.


Bahsettiğiniz bu askeri ve idelojik saldırıların Avrupa’da yürütmeye çalıştığınız diplomatik çalışmalara nasıl etkisi oldu? Siz Rojava Devrimi’ni ve direnişini yeteri kadar anlatabildiniz mi?

Rojava topraklarında yaşanan direnişten sonra şu ortaya çıktı: “Kürtler kendi topraklarını savunabilecek iradedir.” 

Daha öncesinde bizi Avrupalı devletlere ve kamuoyuna olumsuz göstermeye çalışan güçlere karşı, diplomatik alanda birçok yeni kapı açıldı. Herkes bizimle görüşmek, bizi tanımak için bir arayışa girdi. Teröre karşı ne kadar savaşabileceğimizi anlamaya çalıştılar. Britanya’dan tutalım Amerika’ya, AB ülkerinin tamamına kadar herkes bizi tanımaya çalıştı. Daha önceden olduğu gibi bizi başkalarının ağzından dinlemek yerine direkt bizim ağzımızdan dinlemek istediler. Direkt bizden bilgi alıp bizimle görüşmek istediler. Bu durum da birçok olumlu sonuç doğurdu. 

İfade etmeliyiz ki, diplomatik alanda önceden yaşadığımız sıkıntılar artık geride kaldı ve yeni yollar açılmış oldu. Özelikle Şengal ve Kobanê’de yaşananlarda YPG büyük bir rol oynayınca bize kapılarını açmak istemeyen kesimler ya da dolaylı yollardan haber yollayan, görüşmek isteyen kesimler, bu kez yüz yüze görüşme taleplerinde bulundular. Fransa, kapılarını sonuna kadar açtı. Hatta biliyorsunuz, Asya Abdullah ve Nesrin Abdullah ile Elysee Sarayı’nda herkese açık bir görüşme gerçekleşti. Her ne kadar Rojava Devrimi’ni dünyaya anlatmakta yetersizliklerimiz olsa da, diplomatik alanda çok önemli adımlar atıldı. Avrupa’da görüşmediğimiz devlet kalmadı, diyebilirim. En son Cenevre-2 görüşmelerine katılmak istediğimizi defalarca belitmemize rağmen talebimiz kabul edilmemişti ama en son Cenevre-3 toplantısına kendileri resmi yollardan bizi davet etti. Heyetimiz Suriye’nin geleceğiyle ilgili fikirlerini bu toplantıda anlatma fırsatı yakaladı. Birleşmis Milletler’den, AB’den, Amerika’dan, Rusya’dan bizi kendi ağzımızdan dinlemek için talepler gelmeye devam ediyor. 

Velhasıl, geniş bir diplomatik faaliyet Avrupa’da yürütüldü, sonuçlar da alındı. Tabii ki tümüyle başarılı olduğumu söyleyemeyiz. Fakat DAİŞ Karşıtı Koalisyon’un bizimle birlikte hareket etmesinin, artık daha sık görüşümüze başvuruluyor olmasının bir nedeni, diplomasi çalışmalarında yakalanan başarılardır. 


Koalisyon’un sizinle birlikte hareket etmesi, diplomatik bir başarı mı yani?

Savaş alanında verilen direnişle beraber ele almak daha doğru olur. Savaşın boyutları büyüktü ama Koalisyon’un bizimle hareket etmesi siyasi bir karardı, diyebiliriz. Bu siyasi karar, diplomatik alanda attığımız adımlarla, gösterdiğimiz çabalarla da bağlantılıdır. Koalisyon güçlerinin havadan uçaklarla DAİŞ’i bombalaması, yürüttüğümüz siyasi ve diplomatik çabaların bir sonucudur. Zaten askeri bir karar yoktur ki, siyasi bağlamından kopuk olsun. Siyasi kararlar da diplomatik çalışmalarla bağlantılıdır.


Diplomatik çalışmaların karşısındaki bir sorun da Türk devletinin Avrupa devletleriyle kurduğu çıkar ilişkileri ve bu ilişkilerden kuvvet alarak yaymaya çalıştığı Kürt ve PKK düşmanlığı... Bu çaba, çalışmalarınızı nasıl etkiliyor?

Türk devleti, her türlü yöntemle hem maddi hem manevi, profesyonel olarak bize karşı büyük bir antipropaganda çalışması yürüttü. Fakat PYD’yi terör örgütleri listesine sokma ve bizi PKK’nin bir parçası gibi gösterme çabaları boşa çıktı. 

Türk devleti, devlet olmasından kaynaklı AB ile ilişki geliştirir ama bize karşı olan yönü hem Avrupa’da hem Amerika’da teşhir oldu. Erdoğan, daha önce Rusya’yı ve Arap ülkelerini neredeyse arka bahçesi gibi görüyordu; fakat daha sonrasında Arap ülkeleri dahil bütün devletler, Türk devletinin amacını ve gerçek yüzünü fark etti.

Şunu ifade edelim: Bizi boşa çıkarmaya, terör örgütleri listesine dahil etmeye yönelik çabalarla ilgili hangi taşı kaldırdıysak, altından Türk devleti çıktı. Fakat bütün çabaları boşa çıktı, yenildiler. Üstelik devlet olmalarından kaynaklı siyasi ve diplomatik alanda bizden daha kuvvetli olmalarına rağmen yaşadılar bunu. Avrupa’da bizi küçük düşürme çabaları tersine döndü, kendileri küçük düştü. Biz ise bu süreçten güçlenerek, büyüyerek çıktık.


Peki, siz diplomasi sadece devletler arası ya da devletlerle/resmi kurumlarla ilişki olarak algılamıyorsunuz, “halk diplomasisi” tanımı yapıyorsunuz. Bu anlamda, mesela sol ve demokratik çevrelerle, ekoloji veya kadın örgütleriyle ne düzeyde ilişkiler kurulabildi?

Biz her şeyden önce toplumsal diplomasiyi esas aldık. Avrupa toplumları, sivil toplum örgütleri yoluyla bağlı bulundukları ülkelerin hükümetlerini ve kamuoyunu adım atmak için zorladı, baskı kurdu. Bu da tabii, bizim diplomatik alanda adım atmamızı ve başarı elde etmemizi kolaylaştırdı.

Kobanê için yapılan protestolar, 1 Kasım Dünya Kobanê Günü, oluşan büyük duyarlılık, halk diplomasisinin başarısıdır. Biz diplomasiyi sadece devlet görüşmeleri olarak anlamıyoruz, asıl olarak toplumsal diplomasiyi önemsiyoruz. Bu diplomasi, devletlerin diplomasisi gibi çıkar temelli, pazarlıklar temelli değildir. Bizim bu yönlü özel çabalarımız var. Devletler, diplomasi çalışmamızın esas unsuru değil. Toplumdan başlayarak devletleri adım atmaya mecbur bırakmaya çalışıyoruz.


Abdulselam Mustafa kimdir?

PYD’nin Avrupa Temsilcisi olan Abdulselam Mustafa, 2010 yılında Belçika’da 28 noktaya yapılan operasyonlarda tutuklanan Kürt siyasetçilerden biriydi. Rojavalı Kürtler adına birçok resmi görüşmeye katılan Mustafa, İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen Üçüncü Suriye Konferansı’na da PYD’yi temsilen katılmıştı.


İBRAHİM BULAK/HABER MERKEZİ