Hafıza-i beşer nisyan ile malûldur. Çok sevdiğim bu sözü, günümüz Türkçesine çevirirsek: İnsan evladı unutma özürlüdür.

Bölgesel özerklikle ilgili bir yazı yazmak için çalışmaya başladığımda geçmişe de dönmek gereğini hissettim. Evvelden “adem-i merkeziyetçilik” denilen bölgesel özerklik, yüz yıldan daha uzun bir süreden beri bu topraklarda konuşulagelmiş.

Sadece konuşulmamış, bu konuda kanunlar çıkarılmış, Büyük Millet Meclisi’nde kararlar alınmış. Reis-i Cumhurlar, başbakanlar, bakanlar nerelerde, nasıl uygulanacağına ilişkin görüşlerini, yazılı ve sözlü açıklamış. Kanun-ı Esasi diye bilinen ilk anayasaya bir madde olarak da konulmuş. Özerk bölgelerin haklarının ne olacağı, anayasa maddesi olarak kabul edilmiş.

Hal böyleyken bugün, 2016 yılında, bölgesel özerklik talep edilince niye devletin aklı tavan yapıyor? Devletçi partilerin sorumlularının tüyleri niye diken diken oluyor? Tanklarla, toplarla bu talep niye engelleniyor, eziliyor, insanlar katlediliyor?

Bunun nedenini daha iyi anlayabilmek için önce geçmişe bakmak gerekiyor. 

Osmanlı’nın son döneminde “dağılmayı, devletin yok oluşunu nasıl engelleriz” diye tartışanların üstünde durdukları en önemli konulardan biri de “adem-i merkeziyetçilik” olmuş.

Abdülhamit’e muhalefet eden kimi dönem aydınları ve subaylar içinde adem-i merkeziyetçiliği savunanlar olmuş. Prens Sabahattin, bu düşüncenin başını çekenlerden. Artık salt İstanbul’dan, merkezi kararlarla bu imparatorluğun yönetilemeyeceğini, eyaletler sistemine geçilirse imparatorluğun kurtulabileceğini savunmuş. Başlangıçta prensin düşüncelerine İttihat ve Terakki Partisi içinde de katılanlar olmuş. Hatta bu düşünce çerçevesinde dernekler oluşturulmuş.

Ama dikkat... İttihatçılar, Bab-ı Ali baskını ile erki ele geçirince artık adem-i merkeziyetçilikten hiç bahsetmemiş. Tam tersine katı merkeziyetçi bir tutumla devleti yönetmeye çalışmışlar.

 

Birinci Büyük Millet Meclisi

23 Nisan 1920’de toplanan Birinci Büyük Millet Meclisi’nde en çok tartışılan ve sonunda bir anayasa maddesi haline getirilen konu adem-i merkeziyetçilik olmuştur.

Bilindiği gibi ilk meclis, birçok konunun özgürce tartışıldığı, adı konularak Kürt, Laz ve diğer halklardan milletvekillerinin olduğu, kimi sosyalist parti üyelerinin de milletvekili olarak görev yaptığı bir kurumdur.

Teşkilat-ı Esasiye kanununa adem-i merkeziyetçilikle ilgili hangi maddelerin konulduğuna geçmeden önce bu konuda meclisteki bazı tartışmalara yer vermek istiyorum.

Yerel yönetimler, o günün Türkiyesinde nahiyeler (komünler) olarak adlandırılmaktadır.

“Komün, mali ve adli yetkilerin yanı sıra kolluk görevinin de verildiği bir birim olmaktadır. Komünlerin gelirlerini artırmak için vergilerden belli bir bölümü komünlere bırakılmaktadır.

Birinci Meclis’in en önemli ilkesi, halka tepeden bakan ve hükümet kapısında tir tir titreyen Babıâli tipi yönetim ilkelerinin değiştirilerek yerine halk hükümetinin kurulmasıdır. (İkazcı Mehmet Şükrü - Milli Mücadele’den Cumhuriyet’e; Süha Ünsal; sayfa 238)


Mehmet Şükrü’nün konuşması

Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü, Halk İştirakiyyun Partisi’nin üyesi olan, halkçı ilkeleri savunan bir milletvekilidir. adem-i merkeziyetçiliğin de en ateşli savunucularından biridir. Bu konuda mecliste yaptığı konuşmalardan bir bölümünü okursak ilk mecliste neler tartışıldığı konusunda daha iyi bir fikrimiz olacaktır:

“...Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu çıkardığımız halde onun maddelerini uygulamakta ihmal ediyoruz... Köylülerin gücünü köylülerin eline verelim, onların başındaki zulmü kaldıralım. Onların memlekette hâkim olduğunu görürsek ondan sonra zulüm ve sefaletin önüne geçeceğiz. Bunu yapmadıkça köylüye jandarma da zulüm yapacaktır... Merkezi hükümete karşı köylünün bir görevi vardır: O da asker vermek, memleketi savunmak, vergi vermek, jandarma dayağı yemek ve bir de bizim arzu ettiğimiz adamları göndermek, arzu edilen kişiye oy vermek...”

Mehmet Şükrü Bey, kimi zaman çok sert eleştirilerde bulunmaktadır. Aşağıdaki sözler de ona aittir:

“Elbette milyonları yutan bugünkü (bürokrasi) üzerine kurulmuş örgütler yıkılacaktır ve yıkılmak lâzımdır...”

Önce ilk anayasa olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun adem-i merkeziyetçilikle ilgili maddesine bakalım:


11. Madde:

“Vilayet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset şer’i, adli ve askeri umur, beynelmilel iktisadi münasebet ve hükümetin umumi tekalifi ile menafii birden ziyade vilayata, şamil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisi’nce vaz edilecek kavanın mucibince evkaf, Medaris, Sıhhiye, İktisat, Nafia ve Muveneti içtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilayet şualarının selahiyeti dahilindedir.”

Aslında hiçbir zaman uygulanmayan anayasanın bu kanun maddesi çok açıktır. Kanunda Vilayet Şuaları ile kastedilen, yerel yönetimlerdir. Ve bugünkü Türkçeye çevirirsek, “yerel yönetimler; vakıf işleri, medaris (okullar, medreseler), sağlık, maliye, barındırlık, muaveneti içtimaiye (yardım) işlerini yönetmekle görevlidir.”

Kanunla ilgili tartışmalarda, toplanan vergilerin bir kısmının yerel idarelere ayrılmasının gerekli olduğu belirtilmektedir. “Kolluk kuvvetleri” konusunda net bir görüş belirtilmemiştir.

Henüz Atatürk adını almamış olan Mustafa Kemal’in Birinci Meclis’te yerel yönetimler ve Kürtler konusunda söyledikleri de çok ilginçtir.

“...O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yönetecekler. (...) Şimdi Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin hem de Türklerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarlarını ve bütün kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.”

 

Takrir-i Sükun Kanunu ve unutulanlar

Dört sene içinde köprülerin altından çok sular akmış, ilk meclisteki iktidar kavgası, Atatürk ve çevresindekilerin zaferiyle sonuçlanmıştır. Atatürk kendisine muhalefet eden en yakın arkadaşlarını, ya İstiklal Mahkemeleri’nde ipe çekmiş ya da yurt dışına sürmüştür.

İkinci Meclis’in 1924’te yaptığı ikinci anayasada artık ne adem-i merkeziyetçilik ne de Kürt halkı lafı vardır. Artık her şey tekçileşmiştir. Tek millet, tek bayrak, tek dil, tek din... Türkiye’de yaşayan herkes artık Türk’tür; Türkçe tek dildir. Hakları için ayaklanan Kürtler ise eşkıyadır, teröristtir, başları ezilmelidir. Şeyh Sait Ayaklanması bahane edilerek çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu’yla zaten çok sınırlı olan özgürlükler bütünüyle ortadan kaldırılmıştır.

“Her şeyi biz biliriz, her şeye biz muktedirler karar veririz” diyen devlet aklı egemendir artık.

Meşhur örnektir: 1940’ların zorba Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, komünist oldukları gerekçesiyle tutuklanan öğrencilere: “Bu memlekete komünizm gerekliyse onu da biz getiririz, siz kim oluyorsunuz?” demiştir.

Bölgesel özerklikte de hep aynı düşünce egemen olmuştur.


Yakın tarihte bölgesel özerklik tartışmaları

Çok eski değil, 30 Mart 2013 tarihinde bir “zat-ı muhteremin” bir televizyon konuşmasında söylediklerini anımsatmak istiyorum önce:

“...Bir defa dünyaya şöyle bir bakalım. Dünyada gelişmiş güçlü ülkelere bakarsanız, bunların hiçbirinde eyalet korkusu diye, eyalet endişesi diye bir şey yoktur. Tam tersine eyalet yapılanmaları o güçlü ülkelerde çok daha süratle kalkınmayı getirir ve demokrasilerde özellikle siyasi rekabeti getirir. (...) Böyle bir sistemin içinde belediyeyi kabul ediyorsun da, seçilmiş valiyi niye kabul etmiyorsun?”

Bugün yukardaki satırlardaki düşünceleri birisi dile getirse, Erdoğan bu kişiyi hemen bölücülükle, cumhuriyeti yıkmaya teşebbüs etmekle suçlar ve savcıları göreve çağırırdı. Ama söyleyen kendisi olunca böyle bir şey olmaz elbette.

Şaşırmayın, yukarıdaki satırlar Erdoğan’ın CNN Türk’te, çok eskiden değil 2013 senesinde yaptığı bir konuşmadan alıntıdır. Yazıyı uzatmamak için yeni alıntılar yapmıyorum. Ama bu “zat-ı muhterem” İstanbul Belediye Başkanı iken Erbakan’a sunduğu bir rapor vardır. Bu raporda çok daha ileri sözler etmektedir.

Bugün “Kürt sorunu yoktur, bölgesel özerklik ihanettir” diyen Erdoğan dün bunları söylüyordu. Dün eyaletlerde valilerin bile halk tarafından seçilmesini savunan bu zat, bugün halkın seçtiği belediye başkanlarını bile kabul etmiyor.

 

Peki niye böyle oluyor?

Bu ülkede muhalefetteysen veya iktidarda olsan bile bazı devlet güçleriyle hesabını kapatamamışsan istediğini söylersin ama uygulama yoktur.

Erdoğan diktası devleti bütünüyle ele geçirdikten sonra, kendisi devlet olduktan sonra, dün verdiği sözleri tümüyle unutmuş, söylediklerinin tam tersini yapmaya başlamıştır.

Dün bölgesel özerkliğin (eyalet sisteminin) azılı bir savunucusu iken bugün kendi kendini yönetmek isteyen Kürt halkının bu talebini ve mücadelesini kanla, tankla, topla ezmek için korkunç bir çaba harcamaktadır.

Dün Atatürk’ün, İnönü’nün, Menderes’in, Demirel’in, Ecevit’in, Evren’in tepesinde oturduğu devlet erkini bugün ele geçiren Erdoğan da aynı şeyi yapmaktadır.

Ama boşuna: Kürt halkı kendi kendini yönetmek için kararını çoktan vermiştir, bu karardan artık geri dönüş yoktur.

Son olarak, belki kulaklara küpe olur umuduyla Halkların Demokratik Partisi’nin programındaki yerel yönetimlerle ilgili bölümü anımsatmak istiyorum:

“Partimiz için yerel yönetimler, gündelik yaşamı ilgilendiren kararların doğrudan demokrasi ile alınacağı ve uygulanacağı özyönetimlerdir. Yerel demokrasi anlayışımız, temsili demokrasiyi aşan doğrudan demokrasiye dayanır. Siyasetin demokratikleştirilmesi ve topluma ait kılınması, halkların kendi kendini yönetmesiyle güçlü, demokratik ve özerk yerel ve bölgesel yönetimlerle mümkündür.”


ATİLLA KESKİN