
Operasyonun kısa sürede yapılmasının nedeni de silahsız olduğunun bilinmesidir. Yoksa yolcuların can güvenliği açısından uzun süreli bir ikna süreci yaşanırdı. Eğer silahlı olduğu sanılarak yapılmışsa bu da yolcuların can güvenliğinin dikkate alınmadığını gösterir. Bu durumda da ağır bir sorumsuzluk vardır. Ancak tüm bilgiler eylemcinin silahsız olduğunu ve infaz edildiğini kanıtlıyor. Eylemci Türk devletinin İmralı tecridini protesto etmek istemiştir. Deniz otobüsünün İmralı istikametine gitmesini istemesi bunun kanıtıdır. Bunun dışında başka bir talebi olmuş mu bilinmiyor. Bu konuda resmi açıklama dışında hiçbir bilgi yok. Zaten basın ilk saatlerden sonra olayla ilgili haber vermemiştir. Bunu da devletin talimatıyla yerine getirmiştir. Böylece infaz kamuoyunun da öğrenmeyeceği biçimde yapılmıştır.
Bu olay devletin İmralı’ya ve İmralı’yı sahiplenen Kürtlere öfkesinin düzeyini kanıtlıyor. Hükümet Kürt halkını sindirme politikasını bu olayda da açıkça göstermiştir. İmralı’ya sahiplenen ve Kürt Özgürlük Hareketi’yle ilişkili olduğu düşünülen herkese nasıl yaklaşılacağını ortaya koymuştur. Bu olaydaki tutum Kürtlerin taleplerine tahammülsüzlüğünün de dışa vurumudur. Kürtlere karşı sadece ezme, sindirme ve öldürme politikası olduğunu ortaya koymuştur. Bu infazla devlete karşı çıkanın sonunun bu olacağı mesajı verilmiştir.
Bir zamanlar birkaç Çeçen yüzlerce yolcunun olduğu bir feribotu kaçırmıştır. Silahlı Çeçenleri ikna etmek için günlerce uğraşılmıştır. Hatta feribota helikopterlerle gazeteci indirilmiş, röportaj yaptırılmıştır. Öldürmek için operasyon yapmadıkları gibi militanların propaganda yapması sağlanmıştır.
Çeçenlerin yüzlerce sivilin ölümüne yol açan eylemler yaptığı bilinmektedir. Eğer sivillerin yaşamı tehlikede olduğu düşünülerek hareket edilseydi Çeçenlerin eylemlerinde bu yapılırdı. Çeçenlere bu yapılmıyor, ama tek kişi ve silahsız olduğu bilinen bir eylemciye ölümle sonuçlanan bu operasyon yapılıyor. Bu, taammüden adam öldürme değil de nedir?
Bu eylem göstermiştir ki Kürt sorunu çözülmediği taktirde Türkiye yaşadığı siyasi sorunlardan kurtulamayacaktır. Çünkü Kürt halkı özgürlük ve demokrasi mücadelesini bedeli ne olursa olsun sürdürecektir.
Kürtler İmralı’daki Önderlerine ne kadar bağlı olduklarını her fırsatta göstermektedir. Aslında bu gerçeği Türk devleti de bilmektedir. 1999 yılında Kürt Önderinin esaret altına alınması sürecinde onlarca insanın kendini yaktığı ya da başka eylem biçimleriyle yaşamlarına son verdikleri çok iyi bilinmektedir. Eğer İmralı ve Kürt hareketi önlemezse her gün birçok insan İmralı’daki Kürt Önderi için eylem yapabilir, kendini yakabilir. Bu tür eylemlerin bizzat Kürt Halk Önderi tarafından önlendiği biliniyor.
Ancak Kürt Halk Önderi istemese de birçok Kürt İmralı’daki uygulamaları protesto için eylem yapabilir. Son eylem tercihini de bizzat Mensur Güzel’in yaptığı anlaşılıyor. HPG’nin açıklaması da böyle bir eylem için kendilerinin talimat vermediğini gösteriyor.
Hatırlanırsa 1999 yılında Erdal Aksu isimli bir Kürt yurtsever uçak kaçırarak uluslararası komployu protesto etmişti. Bu olayda da Erdal Aksu bilerek infaz edilmişti. Bugün hangi anlayışla Mensur Güzel infaz edilmişse o zaman da aynı anlayışla uçağa operasyon yapılarak infaz gerçekleştirilmişti.
Mensur Güzel’in eylemi bir işarettir. Eğer İmralı’daki tecritle şantaj ve tehdit politikası sürdürülürse birçok eylem gerçekleşebilir. Bu eylem İmralı’daki tecride dikkat çekmek için yapılmıştır. Ama daha sonraki eylemler polis ve askere yönelik olabilir. Çünkü 1999 yılında sadece kendini yakanlar ve uçak kaçıranlar olmamıştır, karakollara yönelik fedai eylemler de olmuştur.
Savaş olabilir ama savaşın da kuralları olmalıdır. İmralı’da olduğu gibi esaret altındaki bir önderliğe böyle bir tehdit ve şantaj uygulaması uluslararası bir siyasi ahlak haline gelmiş savaş kurallarına da uymamaktadır. Esaret altındaki bir lidere bu yönlü baskı olursa o zaman her türlü eylemi yapmak için harekete geçenler de çıkar. Bu tür eylemler de öfke ve tepki eylemleri olarak gelişir.
Türk devleti askeri ve siyasi alanda zaten savaş hukukunu, siyasi ölçüleri zorlayan politika ve uygulama içindedir. Bunların da kabul edilemez olduğu açıktır. Ancak İmralı’daki uygulamalar hiçbir hukukun, vicdanın ve savaşın kabul etmeyeceği bir çirkinliği ve şuursuzluğu ifade etmektedir. Bu da bu politikaya karşı her türlü eylemi tahrik eden bir durumdur.
Türk devleti aklını başına toplamalı! Bir savaş yürütüyorsa da bunu ahlaka, vicdana ve evrensel savaş kurallarına meydan okuyarak yapmamalıdır.