
‘O adamları hemen bırakın!’
Emekli Albay Attila Uğur, verdiği bir demeçte Hizbulkontra’nın devlet tarafından korunduğunu şöyle itiraf ediyordu: “1994 başlarında bir tim komutanım görevinden dönmüş, bana rapor vermişti. Bir köyde iki kişi yakalamışlar. Şahısların üzerinden iki uzun namlulu tüfek, el bombaları ve Takarof marka iki tabanca çıkmış. O dönemde Takarof’u sadece Hizbullah kullanırdı. Şahısları görmek için nezarete ineceğim sırada santral görevlisi geldi, üst düzey bir yetkilinin beni aradığını söyledi. ‘O adamları hemen bırakın, onlar PKK’ya karşı savaşıyorlar’ diyordu, telefondaki yetkili.”
Hizbulkontra gerçeğine ilişkin Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu Başkanı Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış ise şunu aktarmıştı: “Hizbullah, PKK’ya karşı devletin kurdurduğu, beslediği, büyüttüğü bir örgüttür. Zaten derin devletin bir politikası var: ‘İti ite kırdırmak’. PKK’ya karşı da bu yöntem kullanılmıştır.”
‘Gayet doğal bir durum’
Dönemin OHAL Valisi Hayri Kozakçıoğlu ise, “JİTEM, MİT ve Emniyet’in Hizbullah’la o dönem istihbarat alışverişi yapması gayet doğal bir durum” diye itiraf ediyordu.
Hizbulkontra elemanları yıllarca Batman’ın Gerçüş ilçesine bağlı köylerde askerler tarafından eğitildi. Bu durumu dönemin Batman Emniyet Müdürü Öztürk Şimşek, şu şekilde itiraf ediyordu: “Bunların Gercüş‘ün Çiçekli, Sekilli ve Gönüllü köylerinde kampları var. Silah eğitimini de jandarmadan gelen bazı subay ve astsubaylardan alıyorlar.”
Milletvekili Eyüp Aşık ise, “Güneydoğu’da terörle mücadelede devletin en etkili üç silahı vardı: Özel tim, koruculuk ve Hizbullah” diyerek, devletin bu örgüte bakış açısını ortaya koyuyordu.
Tüm faili meçhul cinayet, işkence ve baskılardan haberdar olan, kendisine verilen özel görevi yerine getirmekle meşgul OHAL Valisi Ünal Erkan da, “PKK çökertilmedikçe, Hizbullah tipi militan örgütleri çözmeye yönelik niyetli değiliz” itirafında bulunmuştu.
Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu ise Hizbullah ana davasında tanık sandalyesinde verdiği ifadesinde, Hatay İl Emniyet Müdürlüğü yaptığı 1991 yılında Hatay’daki şehir kulübünde Adana Jandarma Bölge Komutanı olan Tuğgeneral Temel Cingöz ve İl Jandarma Alay Komutanı Vicdan Başaran ile yemek yediklerini anlattı ve “Kapının önünde uzun boylu, esmer bir kişi vardı. Ben Cingöz Paşa’nın koruması zannettim. Paşa ‘Unuttuk onu’ diyerek masaya çağırdı” dedi. Orakoğlu, 1991 yılında gördüğü bu kişinin daha sonra İstanbul’da Hizbullah operasyonunda ölü ele geçirilen Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu olduğunu öğrendiğini söyledi.
AKP’yle yeniden ortaya çıktı
Hizbullah’ın silaha sarılması ile Kürdistan sokakları kan gölüne çevrildi. Savunmasız, silahsız sivil Kürtler ya enselerinden tek kurşunla ya da satırlarla öldürüldü. Binlerce insan sokak ortasında kaçırıldı ve bir daha da haber alınamadı. PKK ile çatışma adı altında değişik toplumsal kesimlerden, mesleklerden yüzlerce insan katledildi. Cinayet işleyen militanlar gözaltına alınıp karakolların arka kapılarından serbest bırakıldı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 1999’da başlattığı yeni sürecin ardından devletin kurduğu Hizbullah’a yönelik geniş kapsamlı operasyonlar başladı. Hizbullah’ın lideri, İstanbul Beykoz’da öldürüldü. Medyada Hizbullah’ın işlediği cinayetler, bodrumlarda ortaya çıkan toplu mezarlar ve korkunç domuz bağı yöntemi günlerce işlendi. Yıllarca Kürdistan’da onca cinayet işlemesine seyirci kalan devlet, şimdiyse Hizbullah örgütünün militanlarını eliyle koymuş gibi bulup mahkemeye çıkarıyordu. Devlet Kürdistan’da resmi işleyemediği bütün cinayetlerini Hizbullah’a işlettirerek Kürtler arası çatışmaları körüklüyordu. Bu pratikleri ile Hizbullah, Kürdistan’da bir vahşet örgütü olarak hafızalara kazındı.
Devletin art arda gerçekleştirdiği operasyonlar sonucu uzun süre ortalıkta görünmeyen Hizbullah çeteleri, AKP hükümetinin döneminde sivil toplum örgütleri şeklinde tekrar ortaya çıktı.
DAİŞ’le toplantı yaptılar
Eski Hizbullah militanlarının kurduğu Hür Dava Partisi (Hüda Par), kendini bir Kürt partisi olarak lanse etmeye çabalasa da hiçbir argümanı ve siyasi faaliyeti buna uymuyordu. İktidarın günlük politik manevralarına göre konumlandılar. Rojava’da Türkiye destekli İslami radikal örgütlerin Kürt halkına saldırmasını onlar da desteklediler. Eski militanların kurduğu onlarca sivil toplum örgütü, DAİŞ, El Nusra ve El Kaide gibi örgütlere hem lojistik destek sağladı hem de militan toplamalarına yardım etti. Kobanê’de DAİŞ’in zafer kazandığını düşünerek Kürdistan’da yeniden sivil halka saldırırken, bir yandan da DAİŞ çetelerini desteklediler. İnternete düşen bir görüntüde DAİŞ ve diğer İslami örgütlerle düzenlenen toplantıda, “derhal silahlı mücadeleye geçmenin” gerekliliği üzerinde durdular. 6-7-8 Ekim’de yaşanan Kobanê Serhildanı’ndan faydalanarak etkili olmaya çalışırken, kendilerini de hep saldırılan, katledilen taraf olarak lanse etiller. Yine Kürt gençlerini kaçırmaya başladılar. AKP’li bakanlar ise işte böyle bir dönemde Hür Dava Partisi’nin masum olduğunu söyleyerek açıkça destek verdi.
AKP’li yetkililer Hüda Par’ı kolluyor
Hizbullah tarafından yurtsever Kürtler katledilirken, dönemin OHAL valisi, JİTEM kurucusu Arif Doğan veya devlet erkanının “devletin Hizbullah’ı koruduğu” şeklindeki açıklamalarına benzer biçimde, AKP hükümeti sözcüleri ve yetkililerinin de Hür Dava Partisi içinde aktif çalışan Hizbullah elemanlarını aklamak adına siyaset yürütmeleri dikkat çekti. Hür Dava Partisi, 30 Mart 2014 yerel seçimleri için Batman’da Hizbullah davasında 3 yıl 5 ay cezaevinde kalan Aydın Gök’ü, Siirt Belediye Başkanlığı için kapatılan Mustazaf-Der Siirt Şubesi Yönetim Kurulu üyesi ve Hür Dava Partisi Siirt İl Teşkilatı’nın kurucularından Mehmet Tetik’i, Ağrı Belediye Başkanlığı için ise Hizbullah davasından iki kez cezaevine giren Burhan Nas’ı aday gösterdi. Bu adaylar seçim propagandalarında ve açıklamalarında Hizbullah’ı pirupak göstermek için 90’lı yıllarda hiçbir zaman sivil yurttaşlara yönelmediğini anlatıp duruyordu. Ancak gerçek, hem halkın hafızasında hem de belgelerde olanca açıklığıyla duruyor; çalışma yürüttükleri her yerde gelişen halk tepkisiyle de yüzlerine tokat gibi iniyordu.
Katledilenlerin yakınları anlatıyor: İftara beş kala katlettiler!
Batman’da, 23 Mart 1993 tarihinde çarşı merkezinde bulunan Eski Midyat Garajı’nda, Hizbulkontra tarafından silahla vurularak katledilen Abdurrahman Acar’ın eşi Sultan Acar, o dönemi şöyle anlatıyor:
“Batman 1990’lı yıllarda tam serhildan alanlarına dönüşmüş bir durumdaydı. O dönem DEP, SHP’nin ittifakıyla seçime girdi. Milletvekili çıkartarak meclise gönderdik. Bu sefer devlet ne yaptı, çetelerini kurarak Hizbullah adına Batman’a yerleştirdi. Devlet, aç kurtlar gibi Hizbullah’ı Batman’a bırakmıştı. O dönemde Batman’ı tam savaş alanına ve kan gölüne çevirdiler. Günde 5-6 kişi katlediliyordu. ‘Ben Kürdüm, dilime sahip çıkıyorum’ diyenler, DEP’ten söz edenler, devletin ve tetikçilerinin gözünde insan değildi. PKK’nin uzantısı gözüyle bakılıyordu. DEP ve PKK’yi aynı çizgiye koymuşlardı. O zaman da eşim DEP’e gidip geliyordu. 1991 seçiminde çay ocağımızı DEP’e vermiştik, seçim bürosu yapmışlardı. Seçim lokali olduktan sonra devlet ise, ‘Burası Acar Çay Evi mi yoksa Mahsum Korkmaz Akademisi mi’ diye peşimize düştü. O kadar bizim üzerimize yöneliyorlardı. Her gün gelip çocuklarımı ve eltilerimi tehdit ediyorlardı. Her zaman tehditlerle bizi ve eşimi takip ediyorlardı. Batman’ı serhildan durumundan çıkartarak kan gölüne ve hayalet bir kente çevirmişlerdi. Kimi kimin ne zaman katledileceği belli değildi. Kimi sabah evinden çıkarken, ailesinden helalılik isteyerek, ‘Belki akşam eve dönmeyebiliriz’ diyorlardı. Onlar sadece devletin tetikçileriydi. O kara günleri hiç hatırlamak istemiyorum.”
Kürt olduğunu söylemenin bile “faili meçhul” bir cinayete kurban gitmek için yeterli gerekçe görüldüğünü aktaran Acar, “Eşim Abdurrahman, PKK’li değildi. Sadece yurtsever bir siyasetçiydi. Ülkesini, dilini ve fikrini seviyordu. Batman’da şehit düşenlerin hepsi yurtsever insanlarımız ve siyaset çalışanlarıydı. Abdurrahman silahı alıp gidip dağda savaşmadı. Sadece savaşımız dilimiz ve kalemiz içindi. Siviller dışında da polisler de eşimi takip ediyorlardı” dedi.
Kendilerine “Müslümanım” diyen Hizbulkontra tetikçilerinin eşini Ramazan Bayramı akşamı iftara beş dakika kala katlettiğini anlatan Acar, “Eşimle birlikte o akşam 6 kişi katledildi. Bize bayramı haram ettiler. Kürtler 90’lı yıllardaki bu katliamları daha unutmamıştır ve unutmayacaktır. Dünya kurulu olduğu müddetçe de o kara leke onların alınlarındadır. Son günlerde yine devlet desteğiyle Kürtlere saldırıp yurttaşlarımızı katlettiler. O dönemde de sokak ortasında infazlar oluyordu ve failler yargılanmıyordu, şimdi de öyle” ifadelerini kullandı.
Katledilen Cemal Aktay’ı eşi anlattı
Hizbulkontra tarafından katledilenlerden biri de 1992 yılında Mardin’in Nusaybin ilçesinde katledilen Cemal Aktay.
Bir buçuk yıllık evli ve yedi aylık bir bebekleri varken boyacılıkla geçimini sağlayan eşinin katledilmesini Kader Aktay, şöyle anlatıyor: “O sabah eşim kahvaltı ettikten sonra işe gitti. Bana ise ‘Annemlere git’ dedi. Eşim benden önce çıktığı için önde yürüyordu. Ben de arkasından çıktım. O dönemde A Takımı diye bir polis birimi vardı. Eşimi durdurup kimlik kontrolü yaptılar. Kimliğe baktıktan sonra polislerden biri eşimin ayağına vurup küfür etti. Eşim bana göz işareti yaparak uzaklaşmamı istedi. Ondan sonra polisler arabalarına binip gitti. Eşim de işine gitti. O günden sonra evimize bilinmeyen kişiler tarafından tehdit telefonları gelmeye başladı. Arayanlar Kürt mücadelesinden elini ayağını geri çekmesini ve çalışmalarda yer almamasını istiyorlardı. Tehditlerden sonra korktuğum için o dönemde Nusaybin’de çok kişi öldürüldüğünden dolayı eşime buralardan gitmesini istedim. O ise Nusaybin’de kalıp mücadelesine devam edeceğini söylüyordu. Günlerden bir gün yine işe gitmek için evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Daha sonra katledilirken gören kişilerden, işte motosiklet üzerindeyken iki kişi tarafından silahla sokak ortasında arkadan vurulduğunu öğrendim.”
Cemal Aktay gibi yine Nusaybin’de, 1993 yılında Hizbulkontra tarafından arkadan vurularak katledilen Rıdvan Ağırman’ın ağabeyi Adnan Ağırman da kardeşinin üniversiteye hazırlandığı bir dönemde Hizbulkontra olduğu bilinen iki kişi tarafından arkadan vurularak katledildiğini anlattı.
Kardeşinin yurtsever bir genç olmasından dolayı katledildiğini belirten Ağırman, maruz kaldığı tehditler ve baskılar sonucu İstanbul’a gittiğini, fakat bir yıl sonra arkadaşı Mahmut Yavuz’un öldürülmesi üzerine geri döndüğünü belirtti.
Hizbulkontra’yla bitiremedi Hüda Par’la da bitiremeyecek
Aile olarak ona tekrar gitmesi için ne kadar ısrar etseler de mücadelesini sürdüreceğini söyleyip gitmediğini dile getiren ağabey, kardeşinin vurulmasını şu sözlerle anlattı: “Rıdvan’ın çalışmalarda yer almasından kaynaklı Hizbulkontra, adını katledilecekler listesine almıştı. Bir gün amcamlara gitmek için evden çıkıyor. Şehir içi dolmuşlara bindiği gibi onu takibe alıyorlar. Arabadan indiğinde ise arkasından arabadan inen iki kişinin onu sırtından vurması üzerine yere düşüyor. Çevredekiler yardımına koşuyor. Olay olduktan hemen sonra devletin güçleri de geliyor. Bu da aklımıza devletin eliyle olduğunu gösteriyor. Çünkü o kadar kısa sürede gelmeleri, haberlerinin olduğunu gösteriyor. Sonra eve gelip öldürüldüğünü bize haber verdiler. Hastaneye gittik. Gece karanlığı olduğundan defin işlemlerini sabaha bırakmak istedik; fakat tehdit ve zorbalıkla o gece defnetmek zorunda kaldık.”
Her gün tekrardan 90’lı yıllarda yaşanan olayların benzerlerinin yaşanmaya başladığını kaydeden Ağırman, sözlerini, “Devlet Kürt halkını bu oyunları ile bitiremeyecek. Nasıl Hizbulkontra tarafından bitiremediyse şimdi de Hüda Par eliyle bitiremeyecektir” ifadeleriyle noktaladı.
ERDOÐAN ALTAN/DİHA/ŞIRNAK