Türk edebiyatında savaşla ilgili güçlü metinlerin, şiir ve romanların ortaya çıkmayışının en temel nedeni aslında son bin yıl boyunca Türklerin yurt edinme savaşlarında gittikleri yerlerde işgalci pozisyonunda olmalarıdır. Anadolu’dan Mezopotamya’ya bu yurt edinme çabalarında varılan tüm konaklara kılıç zoruyla girilmiştir. Bir yere kılıç zoruyla girilmişse oraya ait tüm kültürel varlıklar tahrip edilir, yerine kılıcın gölgesinde gelişen savaş, kıyım ve talan kültürü inşa edilir. Zaten atlı göçebe medeniyetin getirdiği dezavantajlar, kalıcı bir kültürel plantasyonun inşa edilmesine izin vermediği için sanat ve edebiyatın gelişimi cılız kalmıştır. Buna bir de gidilen yerdeki yerleşimcinin rızası olmadan zora dayalı bir yurtlaşma eklenince buradaki kültürel ortam da yerleşmek için verilen savaş sonucu tahrip olmaktadır.
Gerçek edebiyat doğası gereği muhaliftir ve böyle bir süreçte kendini var ederken savaş çıkaranlardan, talancılardan değil mazlumlardan yana tavır alır. Bu edebi eserler, direnenlerin destanını yazar. Zalimlerin safında yer alan edebiyatçıların yazdığı edebi metinler her daim kuru, ruhsuz, propagandatif sözler olmaktan öteye gidememiştir. Sadece yazıldığı dönemin egemenleri için bir meşrulaştırma aracı olarak vazife görmüşlerdir. Direnenlerin, mazlumların safında yer alan şair ve yazarların kaleminden zamanı, mekanı, çağları aşan evrensel ve yerel estetiğin tüm derinlik ve güzelliğini içinde taşıyan metinler bir nehir olup tüm dünyayı dolaşmıştır.
Türk edebiyatında ne yazık ki, ezilenlerin safında duran şair ve yazar damarı bu denli güçlü bir nehir olup akmayı başaramamıştır. Belki de bunda Türk yönetici egemen sınıfın muhalif şair ve yazarlar üzerinde sürdürdüğü kıyıcı politikanın büyük bir etkisi olmuştur. Bu kıyıcı politikaların, muhalif bir damarın, gerçek edebi ruhun var olmasına izin vermedikleri yerlerde saray soytarılarının, iktidar dalkavuklarının yarattığı süflü bir edebiyat bataklığı ortaya çıkmıştır.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında Osmanlı bakiyesi topraklarda Anadolu ve Mezopotamya halklarının, Kürtlerin, Türklerin ve diğer tüm halkların verdiği ortak toprağını savunma mücadelesi bu mücadelenin başarısı kadar bu meşru savunma savaşını anlatacak şair ve yazarlar ortaya çıkarması mümkün idi. Ancak Ulus devlet belasına bulaşan yeni cumhuriyetin yönetici elitleri, halkların birlikte yaşam olanaklarını zehirledikleri gibi bu savaşı halkların dilinden destanlaştıracak tüm şair ve yazarları kıyımdan geçirdiler. Geriye sadece iktidarı ele geçiren yeni yönetici sınıfı öven dalkavukça sözler kaldı savaş edebiyatı adına. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtler üzerinde yürütülen katliam ve soykırımları Türk halkı adına lanetleyen, mahkum eden, ezilen halkın yanında durarak bu savaşı anlatan çok az şair ve yazar çıkmıştır.
Halklar arasında muazzam bir savaş ve yıkım ihtimalinin iktidar tarafından güçlü bir şekilde devreye sokulduğu bugünlerde Türk, Türkiyeli şair ve yazarlara bu savaşı durdurmak konusunda büyük bir görev düşüyor. Eğer şiirlerinde, romanlarında bu haksız savaşı anlatan, mahkum eden sözler söylemiş olsalardı şimdiye kadar bugün iktidar bunca faşist, militarist ortam yaratma ve savaşı sürdürüp meşru tutma olanağına sahip olamayacaktı.