• Ekonomist Dr. Musallam Abedtalas, son 10 yılda Türk ekonomisindeki büyümenin niteliğinin, geleneksel ekonomik dengeye değil, dengesizliklerin sürekli yönetimine dayandığını söyledi.
  • 2016’dan itibaren ekonomik politikalar, büyümeyi sürdürmek amacıyla iç talebi teşvik yönünde eğilim gösterdi; bu durum ekonomik faaliyeti destekledi, ancak ithalata bağımlılığı da derinleştirdi.
  • Ticaret açığı genişledi ve 2025’te yaklaşık 92 milyar dolara ulaştı. Bu açık, dış borçlanma ve sermaye akımlarıyla finanse edildi. Buna karşılık rezervler ve para politikası, bu modelin yarattığı baskıları kontrol etmek için kullanıldı.

 

Türk ekonomisinin kısa vadede sürdürülebilir görünen, ancak orta vadede belirgin sınırlarla karşılaşan bir büyüme örneği olduğunu belirten Dr. Musallam Abedtalas, sürekli açık ve artan borç nedeniyle asıl zorluğun, büyüme sağlamak değil, onu daha sürdürülebilir bir modele dönüştürmek olduğunu kaydetti.

Küresel faiz oranlarındaki yükseliş, para politikalarındaki sıkılaşma ve jeopolitik dalgalanmalar nedeniyle gelişen ekonomiler üzerindeki baskılar artarken, bu ekonomiler büyüme istikrarını koruma konusunda giderek daha büyük zorluklarla karşılaşıyor. Türkiye örneği ise diğerlerinden ayrılıyor. Bu ayrışma, yalnızca büyüme gerçekleştirmesinden değil, bu büyümenin belirgin yapısal dengesizlikler içinde elde edilmesinden kaynaklanıyor. Türkiye, akut kriz yaşayan ekonomilerden de tamamen ayrı olmadığı gibi geleneksel ekonomik istikrar modeline de tam olarak uymuyor. Aksine, ekonomik genişleme ile makroekonomik baskıların bir arada var olduğu özgün bir büyüme örüntüsünü yansıtıyor. Türk ekonomisi, bir yandan iç talep genişlemesi ve parasal müdahaleler sayesinde görece şokları absorbe edebilme kapasitesiyle birlikte istikrarlı büyüme ve belirgin ekonomik faaliyet sergilemeye devam ediyor. Diğer yandan yüksek enflasyon, kronik ticaret açığı ve dış finansmana artan bağımlılık gibi yapısal dengesizlikler birikiyor. Büyüme ile dengesizliğin bir arada var olması yalnızca sayısal bir paradoks değil, özgün bir ekonomik modelin yansımasıdır. Veriler, Türk ekonomisinin 2025’te yaklaşık yüzde 3,6 büyüme kaydettiğini ve 20'den fazla çeyrek boyunca kesintisiz ekonomik genişleme yaşadığını gösteriyor. Bu performans, yaklaşık 92 milyar dolarlık ticaret açığı, 527 milyar doları aşan dış borç stoku, kalıcı enflasyonist baskılar ve kur oynaklığı ile birlikte gerçekleşiyor.

Buradaki temel sorun şudur: Bir ekonomi bu hızda büyürken içindeki kırılganlık unsurları nasıl artabiliyor? Ekonomist Dr. Musallam Abedtalas, Kürt Çalışmaları Merkezi'ndeki makalesinde, bu çelişkinin tesadüfi değil, “yönetilen kırılganlık içinde talep odaklı büyüme” olarak tanımlanabilecek özgün bir ekonomik modeli yansıttığını; bu nedenle yalnızca ekonomik göstergeleri betimlemekle kalmayıp, iç talep, dış açık, finansman ve para politikasının tek bir sistem içindeki birbirine bağlı halkalar olarak nasıl işlediğini açıklamaya çalıştı:

Türk vakasını nasıl anlamalı?

Türk ekonomisini okumanın sorunu veri eksikliği değil, veriyi anlamak için kullandığımız çerçevedir. Geleneksel makroekonomik yaklaşımlar, politika araçları ile sonuçları arasında nispeten istikrarlı ilişkiler varsayar. Oysa son yıllarda Türk deneyimi, bu ilişkilerin her zaman bu kadar basit işlemediğini gösteriyor. Büyüme, bazı dönemlerde heteredoks para politikalarına rağmen devam etti; enflasyon bastırılmaya çalışılmasına rağmen yükseldi; müdahalelere rağmen kur oynak kaldı. Bu, ekonomik kuralların geçersiz olduğu anlamına gelmiyor, ancak yorumlanırken daha geniş bağlamın dikkate alınması gerektiğini gösteriyor. Bu nedenle tek tek politikalardan “büyüme sistemi”ni bütüncül olarak anlamaya geçmek gerekiyor. Para politikası, iç talep ve dış finansman tek bir model içinde nasıl bütünleşiyor? Dengesizliklere rağmen büyüme nasıl sürdürülebiliyor? “Politik büyüme sistemi” literatürünün sunduğu çerçeve, ekonomiyi, kaynakların nasıl dağıtıldığını, büyümeden kimin yararlandığını ve krizlerin nasıl yönetildiğini belirleyen politik ve kurumsal bir uzlaşmanın sonucu olarak ele alıyor. Türk vakasında bu çerçeve, yüzeysel olarak çelişki gibi görüneni açıklamaya yardımcı olur. Büyüme, dengesizliklere rağmen değil, onları yönetmeye imkân veren mekanizmalar sayesinde gerçekleşiyor.

İtici güç ve dengesizlik Kaynağı

Türk ekonomisinde iç talebe dayalı büyüme, yeni bir olgu değildir. Özellikle 2000’li yılların ilk döneminde bol dış sermaye akımları ve kredi genişlemesiyle desteklenen büyümede talep önemli bir bileşendi. Bu pattern (örüntü), küresel finansal koşulların sıkılaşmasıyla birlikte değişmeye başladı. 2016’dan sonra politikalar, büyümeyi sürdürmenin temel aracı olarak iç talebi teşvik etmeye daha fazla yöneldi. Bu, teorik bir tercih değil, düşük maliyetli sermaye akımlarının azalması, kur baskılarının artması ve ekonomik-siyasi risklerin yükselmesi karşısında verilen pragmatik bir yanıttı. Talep teşviki, kredi genişlemesi, kamu harcamalarının artırılması ve inşaat ile altyapı gibi istihdam yoğun sektörlere destek gibi araçlarla sağlandı. Bu durum, Türk siyasi ekonomisi literatürünün işaret ettiği üzere, ekonomide imalat sanayii aleyhine inşaat sektörünün güçlendiği yapısal kaymaya paraleldir, ancak bu görünür güç, yapısal bir dengesizliği gizliyor. Talep odaklı büyüme, ekonominin bu talebi iç üretimle karşılayabildiği varsayımına dayanıyor. Oysa Türkiye’de enerji, hammadde ve ara mallara yüksek ithal bağımlılığı nedeniyle bu varsayım tam olarak gerçekleşmiyor. Böylece kritik ilişki ortaya çıkıyor: İç talep her yükseldiğinde ithalat ihtiyacı da artıyor. Yani yüksek talep, büyük ölçüde iç üretime değil, ithalat yoluyla dışarıya sızıyor. Bu da büyümeyi doğrudan ticaret açığının genişlemesiyle ilişkilendiriyor.

Büyümenin yapısal sonucu

İç talebin büyümedeki rolü arttıkça, ticaret açığı bir sapma değil, beklenen bir sonuç haline geldi. 2025’te yaklaşık 92 milyar dolara ulaşan açık, büyümenin doğası hakkında önemli ipuçları veriyor. Talep yalnızca tüketimle sınırlı değildir; özellikle inşaat ve altyapıda ithal girdi yoğun yatırımları da içeriyor. Ara mallara ve sermaye mallarına bağımlılık, ithalatı azaltmayı, büyümeden ödün vermeden zorlaştırıyor. Enerji ithalatındaki yüksek pay ve enflasyon-kur oynaklığına karşı altın ithalatı da açığı derinleştiriyor. Sonuç olarak ticaret açığı, eksik bir üretim yapısı üzerinde talep odaklı büyümenin yapısal bir sonucudur.

Finansman ve büyümenin devamı

Ticaret açığı, talep kaynaklı büyümenin doğrudan sonucu ise bu açığın nasıl finanse edildiği sorusu ortaya çıkıyor. Türk vakasında dış borç, 2025’te 527 milyar doları aştı ve ekonominin devamı için temel bir unsura dönüştü. Borcun büyük bölümü özel sektörde (bankalar ve şirketler) yoğunlaşıp kısa vadeli nitelik taşıyor.

Böylece halkalar tamamlanır: Büyüme talebi yaratır, talep açığı genişletir, açık finansman gerektirir, finansman borçla sağlanır. Borç, büyümenin sonucu olmaktan ziyade onun yapısal bir parçası haline gelir. Bu, ekonomiyi uluslararası finansal koşullara, faiz oranlarına ve yatırımcı güvenine karşı kırılgan kılıyor.

Rezervler ve desteklenen istikrar

Türk ekonomisi, genişleyen ticaret açığı ve dış finansman bağımlılığına rağmen her zaman açık krizlere sürüklenmiyor. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri (bazı dönemlerde 170-200 milyar dolar aralığına ulaştı) bu dengede kritik rol oynuyor.  Rezervlerin bir kısmı ise swap gibi kısa vadeli yükümlülüklere dayanıyor ve aktif olarak kur piyasasına müdahalede kullanılıyor. Bu durum, istikrarın doğal bir dengeden değil, sürekli müdahale ve baskı yönetimiyle “desteklenen istikrar"dan kaynaklandığını gösteriyor.

Para politikası ve siyasi döngüler

Son yıllarda para politikası belirgin dalgalanmalar gösterdi. 2023 seçimleri öncesi yüksek enflasyona rağmen faiz indirimleri yoluyla genişletici politika izlendi, seçim sonrası ise faizler yüzde 40’ın üzerine çıkarılarak sıkılaştırma uygulandı. Bu geçiş, yalnızca ekonomik düzeltme değil, siyasi iş çevrimleri literatürüyle uyumlu bir örüntüdür. Para politikası, enflasyon kontrolünün yanı sıra büyüme ve sosyal-siyasi istikrarı koruma aracı olarak da işlev görüyor.

Büyümeden kim faydalanıyor?

Talep odaklı büyüme, inşaat sektörü, bankalar ve kamu projeleriyle bağlantılı şirketler lehine eşitsiz bir dağılım yaratıyor. Orta sınıfların bir kısmı kredi genişlemesinden yararlanırken, sabit ve sınırlı gelirliler, yüksek enflasyon nedeniyle kaybettikleri satın alma gücüyle bu büyümenin maliyetini üstleniyor. Coğrafi olarak da kazanımlar büyük şehirlere ve entegre bölgelere yoğunlaşırken, özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu alanlar daha az yararlanıyor.

Sürdürülebilirliğin sınırları

Türk ekonomisi, büyüme ile kırılganlığın bir arada var olduğu karmaşık bir model sunuyor. Büyüme, dengesizliklere rağmen değil, onların yönetilmesi sayesinde gerçekleşiyor. Kısa vadede bu model devam edebilecek görünse de orta vadede artan borç, kronik açık ve dış finansmana bağımlılık sınırlarını belirginleştiriyor. Asıl meydan okuma, büyüme sağlamak değil, onu üretken kapasiteyi artıran ve dışa bağımlılığı azaltan daha sürdürülebilir bir modele dönüştürmektir. Mesele, Türk ekonomisinin büyüyor olup olmadığı değil, bu büyümenin niteliği ve sınırlarıdır. Büyüme mümkündür ve devam edebilir ama bu, zorunlu olarak sürdürülebilir olduğu anlamına gelmiyor. HABER MERKEZİ