Kan davaları…
Hala büsbütün yok olmuş değilse de, artık kan davalarının ciddi bir toplumsal sorun olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yok denecek kadar azalmış çünkü.
Türk sinemasında bu sorunu işleyen sayısız film çevrilmiştir. Bütün o filmleri tek bir cümle ile özetlemek mümkündür:
İnsan öldürmenin ne kadar kötü olduğunun farkında olmayan, cahil, vahşi insanlar ‘töremiz böyle emrediyor, törenin gereğidir’ diyerek, birbirilerini telef ediyorlar. Budur. İnanılacak gibi olmasa da, bu kadar önemli toplumsal bir sorunu konu alan bütün o filmlerin özeti bundan ibarettir. Gerisi adrenalin… Aksiyon, dikşiyon, aşk, meşk…
Bu filmlerin senaristleri, yönetmenleri okumuş, eğitimli, kültürlü insanlar olmalı değil mi?
Hiç şüpheniz olmasın, öyledirler…
Ama işte, onca emek ve masrafla ortaya çıkardıkları filmler budur. Töre nedir, ne değildir, pratik olarak nasıl hayat buluyor? Önemsiz bir detay bile değil onlar için.
Ha bu arada ‘törenin emridir, töre gereğidir, töremiz böyle diyor’ lafları da, hayatın içinde yoktur. Bu lafları kendileri uydurmuştur. Yüzlerce yıl geriye dönük bir araştırma yapsanız, herhangi bir kan davasında, birisinin intikamını kavram olarak, töreye dayandırdığını göremezsiniz.
Bir zaman başrollerini Yılmaz Güney ve Hülya Koçyiğit’in paylaştığı, Atıf Yılmaz’ın Zeyno adlı filmini izlerken çok şaşırmıştım. Farklıydı.
Kırk yıl önce çekilmiş bir film. Diğerleri gibi, töre kavramını bu vahşi insanların, bilinmeyen tanrısının bir emri olarak sunmuyor ama ne olduğunu da anlatıyordu. İntikamını almazsan, en küçük bir tartışmada, karşındaki kişi ‘Sen önce git intikamını al, sonra karşıma çık’ der, aşağılar seni. Yani bir yakınının acısını sineye çekmekle kurtulamıyorsun, toplumun içinde, ayrıca aşağılanmayı da göze alman, kabullenmen gerekiyor…
Cahil olup olmaman, hiçbir şeyi değiştirmezdi. Mesele onursuzca yaşamayı kabullenip kabullenmemendi…
İşte bu filmde mesele böyle işlenmişti. Adam hukuk okumuş, kız şehirde yetişmiş, doktor olmuş ve haliyle ikisi de kan davasının kötü olduğunu biliyor… Hele kız, bu işlere hiç anlam veremeyen biridir ve büyük bir inançla bu işi bitirmeye çalışıyor ama sonunda sevdiği adamı vuruyor…
Sırf bu özelliğinden ötürü olacak, aklımda çok iyi bir film olarak kalmış, bu filmin hakkı yenmiş, Türk sineması değince, kimse bu iyi filmi anmıyor, diye hayıflanıyordum. Bu yazıyı yazmadan önce, yaş tahtaya basmamak için, filmi tekrar izledim, hakkı yenmiş değil, kötü bir film. Tek özelliği, kan davasına farklı yaklaşım…
Durup dururken, nereden çıktı şimdi, bitmiş gitmiş kan davaları, bunu konu alan filmler?
Günümüz ile şöyle bir ilgisi var:
Türk fikir dünyasını oluşturan aydınlar, sanatçılar kan davasına nasıl yaklaştıysalar, PKK’ye ve Kürtlerin toplumsal isyanına da aynı şekilde yaklaşıyorlar.
Her konuda makul düşünen Türk aydınları söz konusu Kürtler olunca, hep birlikte cehalet eğitimini almış gibi davranıyorlar.
Müzakereyle, siyasetle bu mesele çözülebilecekken, Kürtler şiddette, savaşta ısrar ediyor, Kürtleri suçluyorlar. Daha yeni eskimiş genelkurmay başkanı Koşaner’in internete düşen konuşması var. Her sözünü de adam çıkıp sahiplenmiştir.
Bu konuşmanın farklı farklı yönlerine ilişkin, yüzlerce makale yazıldı, analizler yapıldı. Adamın her sözünün ıcığı cıcığı çıkarıldı, ama PKK’e saldırmaya devam talimatı üzerine Allahın kulu bir şey yazmadı…
Genelkurmay başkanı, PKK’nin açıklamalarını doğruluyor, devletin saldırılarında en ufak bir gevşeme olmadığını, olmayacağını söylüyor, kimse tınmıyor... PKK liderlerini suçluyorlar, savaştan çıkarları var diye…
Bir kere PKK liderleri generaller gibi, karargahta oturup, başkalarının ölüm kararlarını vermiyorlar, kendileri de bizzat ölüm tehdidi altında yaşıyorlar. Kaç PKK merkez komitesi üyesinin çatışmalarda, pusularda öldürüldüğünü genelkurmay başkanlığına bir sorsalar, öğrenecekler…
En zor şartlarda üçyüz kişiyle bu savaşı başlatan PKK’nin otuz yıl direnmesine, milyonların sözcüsü olmayı başarmasına rağmen ‘Devletimizin sözünü dinleyin, yoksa akıbetiniz, Tamil Kaplanları ile aynı olacak’ diyorlar.
Allah akıl fikir ama önce vicdan versin bunlara…