Türk şehir ve kasabalarına yerleşmiş Kürtler, Barbarlar, baş parmaklarını ok gibi öne uzatıp, kurt başı işareti yaparak,  Rabia selamına durup IŞİD’in "Allahu ekber" naralarını haykırarak saldırırken, "güneşli zamanların dost ve kardeşleri" ortada yoktu. 

Kürtler, yangınlar arasında, yan gözle bir umut arayışında, yardım yollarını gözlüyor, "dost ve kardeşler"in yardımını diliyor, yangına bir bardak su serpmelerini bekliyorlardı.

 Fakat, yardım yollarının köprüleri çökmüş, umut kırana uğramış gibi, Ayşe Tarhan’ın yardım çığlığı havada asılı kalıyor, dostlar, tarih adına cinayetlere, talana, hırsızlık, yangın ve yıkımlara tanıklığa bile çıkıyorlardı.

Oysa Kürtler, daha dün Gezi'de en öndeydiler. Temsilcileri Sırrı Süreyya Önder, Gezi Parkı'ndaki yıkım buldozerinin önünde, tek kişilik barikat ve direnişin kıvılcımıydı.

Bu nedenle yol gözlemekte haklıydılar. Ama nerede…

Kadim Kürdistan'ın yapı mirası "Bırca Belek Kasrı" ve bilim pınarı "Medrasa Sor"un mekanı, "Kürdistan’ın Şekspir"i olarak anılan Ehmedê Xanî’nin Mem û Zin efsanesinin doğum diyarı, 150 bin nüfuslu Cizre şehri, bu satırlar yazılırken, muhasaranın dokuzuncu gününde de, dostlar kitlesi henüz uykuda, Oya Baydar’ın Cizre'ye ilişkin imdat çığlığı cevapsızdı.

Buna karşılık, ilk defa, dünya ses veriyordu. Bugüne kadar hiç anılmayan Kürtler, Avrupa ve Amerika medyasında, bölgenin zulme uğramış halkıydı, ilk defa.

Bu da bir dönüşüm, Kürtler için değerli bir kazanımdı.

Öbür yandan baştan başa Kürdistan, özelde ise Cizre, ilk defa kuşatılmıyordu. Şehir Moğolları da görmüştü. Cizre, 1847 yılında, Botan Miri Bedirhan Beyin başkaldırısı sırasında, Osman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmış, 1992 yılında da TC tarafından tanklarla muhasara altına alınmış, ama halkın direngen ruhu teslin alınamamıştı. 

Bunlar zalimlikte Moğolları taklit edercesine, yürüyen her canlıyı düşman hedef kabul ediyordu.

Şehir, elektronik aygıtlarla gözetleniyor, evler gözetleniyor, pencereden silueti fark edilen kadınlar, kapı aralığında başını uzatan çocuklar, kümesten kaçan tavuklar, horozlar vuruluyordu.

Gören, Moğol Cengiz'in ruhu hortlamış, devlet terörü olarak şehre inmiş, dolaşıyor sanıyordu.

Ancak yiyecek, içeçek yok, bebekler aç. Şehir geceleri som karanlık. Buna rağmen halk, yılmıyor, titreşip büzülmüyor, akşam karanlığı çökende, kadim Mezopotamya kültürünü diliyle karşılık verip, teneke, tava çalıyor, gürültü çıkararak alay ediyordu.

Burada bir başka noktaya dikkat çekmek, yarının tarihine not düşmek istiyorum. Ahmed Arif’in deyimiyle "haberin var mı?" Türk halkı? Senin cebinden çıkan parayla, Sarayları inşa edip içine yerleşen, bebeğinin mamasından kesip ödediğin vergiyle, yandaşlarına sofra kuranlar, bununla da kalmıyor, seni suçlarının faili olarak insanın vicdanının önüne atıyor, alnına yeni yeni kara lekeler sürüyorlar.

En başta, ruhu ırkçılıkla zehirleyip, seni cellat niyetine kullandılar, kullanmaya devam ediyorlar.

En son, iki günde, Kürtlere karşı 400 saldırıda kullandılar seni.

Seni cinayet işlemede, hırsızlıkta, talanda kullanıp yüzüne, gözüne kan karası çaldılar. Ellerinden kanlı.

Çocuklarınla sofraya otururken bakıyor musun, ellerinden kan akıyor. O masum Kürdün kanıdır. Çocuklarına yedirdiğin, onun emeği…

Tarihini Ermeni, Kürt, Rum kanıyla, kapkara ettiler. Çocukların ve torunların, o soykırım, bu soykırımdan mahkumiyetinden, yer yüzünün utançlıları arasında.

Hiç bir alıp veremediğin olmadığı halde, aynı havayı solduğun insanların katili oldun Sivas’ta, Maraş ve Çorum’da.

Sen, be adam onurlu ol artık, seni cellat olarak kullanmalarına artık izin verme…