İSMET KAYHAN


“Yol/Rê: Dersim İnanç Sembolizmi” kitabıyla Dersim’e dair ilk antropolojik çalışmayı yapan Dilşa Deniz, Dersim efsaneleri, inancı ve onun sembolik söylemi üzerinden kültürel bir kazı yapıyor.

Antropolog Deniz, Dersim Kürt-Yol inancının ana merkezlerinden biri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: ‘’Dersim inancın soylara bağlandığı, soyların aşiretler olarak Kurmanc kimliğinin alt yapısı olarak tanımlandığı bir yerdir. Kürt Yol mensupları kendilerini Kurmanc, dillerini Kurmanci veya Kırmancki olarak tanımlarlar. Kürt Aleviler için Kurmanc ve Yol mensubiyeti her ikisini içermektedir. Bir kimlik oluşturma meselesi ise Kürt Alevileri diğer Kürt toplumundan ayırma çabasıdır. ’’

Dersim inanç sistemiyle ilgili yapılan en değerli çalışmalardan birini yapan Dilşa Deniz, Türklükle eşleştirilen Alevilik tezinin çökmesi ardından devlet tarafından kurulmuş özel birimlerle ve Diyanet’in gizlice yetiştirdiği doktoralı kişilerin laiklik-Türklük kriterini işleterek Aleviliği Türk-İslam sentezinin içine yerleştirmeye çalıştığını söylüyor. Deniz’e göre bunun nedeni: Türk devleti Aleviliği İslamlaştırmak ve Kürt Aleviliğini kontrol altına almak, dönüştürmek ya da Alevileri Kürtlük kimliğinden kopartmaktır.

Deniz, Aleviliğin ‘sapkın’ bir inanç olarak kabul edildiği için İslam’ın içine dahil edilmediğini, ancak ne zaman ki Kürt hareketi ile birlikte bir itiraz dinamiği başladığında, Aleviliğin İslam içinde tanımlanmaya başladığını söylüyor.

Barış bildirisini imzaladıkları için Nişantaşı Üniversitesi’ndeki işlerine son verilen 6 öğretim üyesinden biri olan Dilşa Deniz sorularımızı yanıtladı.


Yerelde-kırda yaşayan insanların inanç (Rêya Heq, Kızılbaşlık-Alevilik) algılarıyla, kentlerde ‘Alevi örgütlenmesi’ olarak geliştirilen faaliyetlerle sergilenmeye çalışılan inanç algısı aynı mı?

Elbette aynı değildir. Rêya Heq ve diğerleri herhangi bir merkezi gücün koruduğu kolladığı bir inanç olmadığı gibi, mevcut merkezi güçlerce düşman olarak kodlanmış ve sürekli olarak saldırı riski altında hayatta kalmaya çalışmış bir inanç ve dolayısıyla topluluktur. Bu nedenle hayatta kalmak için sürekli olarak korunabildiği yüksek coğrafik alanlara, yani daha önce var olduğu alanların yükseltilerine yerleşmek durumunda kalmıştır ki bu nedenle de kırsal, küçük ve birebir ilişki kurulabilir gruplara göre işleyen bir yapı kazanmıştır. Oysa kentlerde buna imkân yoktur. Örneğin hukuki ve sosyal dayanışma işlevi burada büyük ölçüde işlevini yitirmektedir. Buralarda törensellikle kimliksel bir aidiyet ilişkisine, biçimsel bir ibadet biçimine dönüşmektedir. Çünkü artık kentsel çoklu ve geniş ilişkiler ağı, onun esas işleyişine izin vermemektedir. Hukuk ve sosyal dayanışma artık modern kurumlar üzerinden işlemektedir. Yani yapısal anlamda kentsel ilişkiye çok uyumlu değil, bir tür kendi yolunu bulmaya çalıştığı bir süreçtedir bu anlamıyla. Dolayısıyla da müdahaleye oldukça açık bir dönemdedir. 


Peki Alevilik ve Kızılbaşlık ilişkisi nedir? 

Bu kavramlar çok karıştırılmaktadır. Kızılbaşlık Alevilik olarak toparlanan inancın içinde Türk Alevilerinin kendilerine verdikleri isimdir. Gidin Amasya, Tokat, Giresun, Yozgat, Bayburt vs. gibi yerlere insanlar kendilerini böyle tanımlarlar. Oysa Kürt Aleviler denilen Re/Yol mensupları kendilerini Kızılbaş olarak tanımlamamış ve böyle tanımlanmaktan da hoşlanmamışlardır. Ancak elbette Osmanlı ve sonrasında Cumhuriyet döneminde devlet tarafından Kızılbaş olarak tanımlanmışlardır. Dolayısıyla dışarıdan zorla kendisine dayatılan bu isimlendirmeyi reddeden Kürt Yol mensupları yani Reya Heq ya da kendi tabirleriyle Kurmanclar bu ismi kullanmamışlardır. Zaten kendi dilinde olmayan da bir isimlendirmedir. Yani anlamı yoktur. Çok yakın tarihlerde solcuların ‘kızıl romantizmi’ nedeniyle Dersim’de kullanılmaya başlanmıştır. Yani bu durumda Kızılbaşlık, Türk Alevilerinin ismidir ve Kürt Alevileri bunun içinde tanımlayamayız. 


Bugün Alevi topluluklara hakim olan retorik ve refleksler, inanç bağlamında nasıl tanımlanabilir veya yorumlanabilir? Yaklaşımların günümüzdeki kimlik siyasetiyle bağı var mı?

Canlılara ait tüm kurumlar ve ilişkiler de süreç içerisinde değişir ve dönüşürler, eğer kendi doğal süreci içinde işleyişine izin verilirse. Merkezi kontrol dışında binlerce yıllık sürekliliğini koruyabildiği için, Reya Haq inancı tarihsel gelişimi içinde üç temel katman biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Birincisi paganizm, panteizm, politeizm, animizm gibi bir dizi eski inançların karakteristiği olan doğa ve canlılara yaklaşım biçimi, yani doğa tapınımı katmanı; ikinci olarak daha sonra Ocak sistemi olarak adlandırdığımız bir katman yerleşiyor. Üçüncü olarak da arkasından da İslam ile temasından zorunlu olarak içine aldığı bir katmandan bahsediyoruz. 

Bu katmanlardan ilki olan doğa tapınımı esas olarak günlük inanç ilişkisinin hala en geniş ve en etkili olarak yürütüldüğü kısımdır. Ocak sistemi ile toplumsal olarak bütünlük ve bu bütünlüğün ‘biz’ kimliği olarak varlık bulması ve devam etmesini sağlamak için kullandığı kutsal yönetsel bir strateji olarak, sanıyorum süreç içinde gelişiyor. İslam ile temas ise İslam’ın sert baskısını göğüslemek için kullandığı bir strateji. Bunu soykırım uygulanan İslam peygamberinin ailesine sahip çıkarak yapıyor. Bir taraftan hem iktidar için kendi peygamberinin ailesini soykırıma uğratan bir pratiğe karşı çıkarken, bunu aynı zamanda kendisine yönelik olarak işletilen soykırım pratiğine direnişin gerekçesi de yapıyor: “Siz peygamberin ailesini -Ehl-i Beyt ki Ali üzerinden devam ettiriliyor- yok ettiniz o zaman onun dini olamazsınız, esas onun dinini sürdüren Ali idi. Onu ben sahipleniyorum diyerek.” Bu nedenle içinde olmamasına rağmen biraz da İran’daki Şii versiyonundan ödünç alarak 12 İmam/Muharrem inancını kendi içine monte ediyor. 

İslam ise Aleviliği hiçbir zaman kendi içinde bir inanç olarak kabul etmemiş ve ona sapkın muamelesi yapmış, bu nedenle çeşitli metotlarla ondan kurtulmaya çalışmıştır. Kılıç zoru denilen sert şiddet yöntemlerinin yanında, günümüzde yaygın olarak asimilasyon uygulanmaktadır. Bir taraftan inancın aktarımı sıkıştırma ile engellenirken, zorunlu eğitimle dini çocuklar Sünni İslami eğitimden geçiriliyor ve bu onlarca kuşaktır devam ediyor. Bu da yetmezmiş gibi Alevilerin bin bir zorlukla açtıkları Cemevlerinde, dedelerin bir kısmı üzerinden hızla İslamlaştırılmaya zorlanıyorlar. Bu konuda Alevilerin de günahı büyüktür. Net olmamanın bedelini ödüyorlar. Çok değil on yıl öncesine kadar yaşlı kuşak bunlara direndi. Ama özellikle 40-60 yaş grubu arasındaki bu kuşak riskli oynuyor. Hem Aleviliğin bilgisine sahip değiller, hem de dinsel olarak söz sahibi olmak istiyorlar. Bu durumda da boşluklarını var olan İslam’la dolduruyorlar. Örneğin Alevilikte efendi-kul ilişkisi yokken, Ali Efendimiz vs. türünden laflar dolaşıyor. 

Alevilik kimlik olarak bir dönem Türklükle eşleştirildi ancak artık bu uydurma bakış çöktüğünden, bu kez başka şeyler yapılmaya çalışılıyor. Bunun için özel kurulmuş birimler var. Şu an Avrupa’daki kazanımlarına da odaklanılmış durumda. Avrupa ülkelerinde Alevilik Kürsülerinin kurulması gündemde. Bu kürsüleri finanse eden kurumlar beliriyor ve şartlardan biri kürsü için alınacak hocaların seçiminde söz sahibi olmak. Böyle olunca da öncelikle Diyanet’in gizlice yetiştirdiği doktoralı kişiler, ya da İslam’a uyumlu kişilerin ya da olmazsa laiklik-Türklük kriterini işleterek bu alanı doldurmaya çalışıyorlar. Diyanet kısmını AKP-MHP üstlenirken, öteki kısmı CHP ve Kemalistler üstlenmektedir. Yani sunulan iki seçenek de Türk-İslam sentezinin içine yerleşecek şekilde ayarlanmaktadır. Öncelikli hedef ise Aleviliği İslamlaştırmak ve/ya Kürt Aleviliğini kontrol altına almak ve dönüştürmektir.


Günümüzde Alevilik adı altında geliştirilen aktivitelerden yola çıkarsak; bu inancın dışsal yapıların sunduğu/dayattığı veriler üzerinden, ona benzeştirilerek tamamen zahiri bir inanç olarak yeniden inşa edilmeye çalışıldığı şeklindeki yorum için neler söylersiniz?

Ben bu batıni ve zahiri kavramlarını çok sevmiyorum. Batıni olarak yorumlayanlar onu sadece Ocak, yani ata kültü çerçevesinde ele alarak onun doğa olan ilişkisine müdahale etmektedirler. Böylece kentlerde cemevlerindeki ‘dede’ olarak tabir edilenlerin denetimine alınmış oluyor. Bir tür diğer dinlere benzeştirme. Böylece dinsel bir kast oluşturarak, hızla asimilasyon sürecine dahil edilmiş oluyor. Oysa Yol inancı hem zahiri, hem Batınidir. Yani hem toplum içinde aktif rol üstlenerek görünürlüğü var, hem de derin felsefesi ile olarak içsel bir yolculuktur. Sadece Batıni olduğu yönündeki söylemler tamamen yapay olarak dayatılmaktadır. Her inançta olduğu gibi inancın sadece felsefesine yoğunlaşanlar var; Hallac-ı Mansur, Mevlana, Soltan Sohak vb. Ama kurumsallığı ve denetlenebilirliliği ile zahiridir de. Toplumsal işleyişin tam içindedir. Gizlenmiştir çünkü tehdit altındaydı. Yoksa sadece Batıni olduğu için değil. Ancak kent koşulları üzerinden ciddi bir dönüştürmeye uğratılmaktadır. Bu dönüşümün bir kısmı yapısal olarak kentliliğe uyumlu hale gelmek için bir zorunluluktur. Ancak sizin sorunuzun da cevabı olarak bu dönüşümünü kendi doğal akışı içinde tamamlamasına izin verilmediği için tehlike altındadır. Yani burada İslamlaştırma baskısı dayatılmaktadır. Örneğin cami-cemevi projesi bunun en kaba hali olarak karşımıza çıkmaktadır. 


Özellikle siyasi motivasyonla birçok çevre Dersim’e bir kimlik tanımlaması yapma derdinde. Bunun Türkiye’deki Kürt sorunu ve devletin bu sorunu ele alış tarzıyla direkt bağlantısı olduğunu söylemek sanırım yanlış bir belirleme olmaz. Yaptığınız akademik alan araştırmalarında toplumdaki inanç – etnisite refleksini nasıl gözlemlediniz veya araştırmalarınızda nasıl verilere ulaşıyorsunuz?

Dersim Kürt-Yol inancının ana merkezlerinden biridir. Burası inancın soylara bağlandığı, soyların aşiretler olarak Kurmanc kimliğinin alt yapısı olarak tanımlandığı bir yerdir. İnanç ve tebaası arasındaki tüm bağlantılar, ilişkiler, inanç üzerinden ağ biçiminde buradan yayılır. Kürt Yol mensupları kendilerini Kurmanc, dillerini Kurmanci ve/ya Kırmancki olarak tanımlarlar. İki lehçenin de kökeninde Kurmanc/Kırmanc kökünün olması bir tesadüf değildir, aradaki harf farkı ise bir ayrım değildir, sadece bir telaffuz farkıdır. Sünniler direkt Tırk yani Türktür. Sünni Kürtler Kur/Khur’dur. Zazaca konuşanlar da Zazadır.

Dersim’de bu nedenle -son birkaç yılın haricinde- kimse kendisini Zaza olarak tanımlamamıştır. Bunun nedeni kendilerini inanç olarak öteki Zaza Kürtlerden ayırma ihtiyacı. Benim teorim, bu Müslümanlaşanlara yönelik bir tepki olmalı. Yol mensubiyeti İslam’dan çok önce ve esas olarak da Kürt toplulukları arasında yaygındı. Çünkü hem yaşam koşullarına uygun şekillenmiş bir din, hem de en eski inançları idi. Dolayısıyla yavaş yavaş baskı altında İslamlaşanlar ile direnenler arasında bir ayrışma yaşandı. Bu inanç, aynı zamanda Êzîdîlik, Kakailik ve Yarsanilik ile ortak bir kökenden gelmektedir. Alevilik olarak toparlanan inanç grubunda Türk Aleviler daha hızlı asimile olma eğilimine girdiler ve diğerleri de belli oranda uzlaşmacı bir konum yakaladılar. Bu arada İran’ın etkisi ile bir miktar Şii-İslami aroma içine yerleştirildi. On iki imamcılık gibi.

İşte Dersim, inancında direnenlerin merkezi haline geldi mevcut coğrafik konumu nedeniyle. Diğer bölgeler de buraya bağlı olarak bu direnme ilişkisini devam ettirebildiler. Dolayısıyla Dersim, bu inancın Anadolu topraklarındaki en önemli merkezi olarak, aynı zamanda etnisite ile inancı harmanlayan Kurmanc bölgesi olarak varlık bulmuş oldu. Kurmanclık Kürt kavramının karşılığıdır ve burada ‘Biz’ kimliğinin çerçevesidir. Kürt Aleviler için Kurmanc ve Yol mensubiyeti her ikisini içermektedir. Bu kimlik oluşturma meselesi ise Kürt Alevileri diğer Kürt toplumundan ayırma çabasıdır. Bu çaba birkaç farklı cepheden yapılmaktadır.



Pirler hızla dedeleştiriliyor

Halkın Rê/Raa olarak tanımladığı inanç, dışarıdan ısrarla genel bir Alevilik söylemi içinde tanımlanarak, özellikle Bektaşilikle harmanlanarak, oradan da hızla suni İslam söylemine yaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Çünkü bu toplumsal yapının temel ekseninin inanç olduğu, inancın da yapısal olarak soya dayalı ocaklık sistemi ile seyitliğe dayalı olduğu biliniyor. Bu da sistemin kendi iç savunma mekanizmasını gösterir ki dışarıdan müdahaleyi büyük ölçüde engellemektedir. 

Bu yüzden, sisteme içeriden, seyitlerin pirlikleri dedeliğe çevrilerek hızla yapıya müdahale edilmektedir. Dedelik yapısal olarak pirlik sisteminden farklıdır. Sisteme müdahale tam da buradan başlatılmaktadır. Pirler hızla dedeleştiriliyorlar. Bu da haliyle sistemin çözülüşünü, arkasından da başka bir şeye dönüşmesini sağlayacaktır. Bana göre bu öyle rastgele yapılan bir şey değil, aksine bir tür postmodern bir müdahaledir. Müdahalelerin varlığı çok eski tarihlere giderse de bugün değişik bir form kullanılmaktadır.


Dilşa Deniz kimdir?

Dilşa Deniz, 1964 Dersim doğumlu. Dersim, Elazığ (Lisans), İstanbul (Master ve doktora) okudu. İnanç ile ilgili çalışmaya doktora ile başladı. Dersim’in, dolayısıyla Alevilik olarak toparlanan Reya Heq/Yol inancının sembollerini çalıştım Yol/Re: Dersim İnanç Sembolizmi bu çalışmanın kitaplaşmış halidir. Barış bildirisini imzaladığı için Nişantaşı Üniversitesi’ndeki işine son verildi.


YARIN: Türk devletinin ‘Zaza’ politikası