TC, hiç bir tarihte, gerçek anlamıyla devlet olamadı. İlk günden beri, hukuki temelden yoksun, "her gelene" göre eğilip bükülerek, istek üzere şekil değiştiren bir kaba güçtü, TC. Yalanlarla sarmal, gülünçlükler fokurtusu bir korku heyulası…
Çetin Altan, bu ne idüğü belirsiz korkuluğa, "çetecilik kumkuması" adını verdiği için, "devlete hakaret" yaygarasıyla üstüne çullanmış, onu yetmişinden sonra bir kere daha hapse tıkamak istemişlerdi.
Ama, ne yapacaksınız ki, bir yazarın üstüne yürümek gerçeği örtmüyordu. TC devlet değildi. Çünkü, devlet olmanın ön şartı, yer yüzüyle uyumlu, evrenle bağdaşık şekilde hukuk temeline oturmak ve bu zemine sadakatla bağlı kalmaktı.
Oysa TC’nin, bu soy bir temeli de, olmayan temele bağlılığı, dahası niyeti de yok, zaten hiç olmamıştı.
Nitekim, günümüz Cumhurbaşkanı "ben yargıya talimat verdim" diyebiliyordu. AKP iktidarının hoşlanmadığı kararlar veren mahkeme heyetleri dağıtılıyor, soruşturmalar açan savcılar açığa alınıyordu.
İnsanlık hukuku, devletin omurgasıydı. O da TC’de yoktu. Onun için, "her gelen" meşrebine uygun olarak, hukuk diye özele hizmet eden kanunlarını yürürlüğe koyuyor, polis, adalet teşkilatı, ordu ve medya gücünü emir ve komutası altına alıyordu. AKP rejimi örneğinde görüldüğü gibi en başta Kürtler, bütün karşıtlar doğuştan suçluydu.
Mesela, Roboskî Katliamı için devleti suçlamak vatan hainliğiydi. Çünkü, devlet bir şey yapmışsa eğer bir bildiği vardı. Üstelik kimin ne olduğunu ayırt edecek hali yoktu. Oradakilerin hepsi Kürttü ve gereken yapılmıştı. Dolayısıyla öldürülmüşün hesabı olmazdı.
Dinci (dini çıkarlarına ugun biçinde çarpıtıp, dolandırma unsuru yapanlara dinci deniyor) "terör devleti"nde, efendinin düşmanları, devletin düşmanıydı.
Mesela Batı Devletleri, günümüzün hukuk devletleri olarak kabul görür. Buralarda mahkeme kararıyla katilliği tescil edilmiş birinin, devletin başıyla dostluk fotoğrafı karesinde tanık olamazsınız. İsteyene, ücreti karşılığında adam öldürme hizmeti vermekten, haraç toplamak, uyuşturucu kaçakçılığıyla iştigal edip gasp yapmaktan, adam kaçırma gibi suçlardan sabıkalı çetebaşları, Mafya reisleri "devleti temsilen adalet dağıtmakla" görevlendirilmiyor çağın devletlerinde.
Fakat, TC bir istisnadır. Osmanlıda Türklüğün icadı olan İttihatçı rejimin Yakup Cemil’i, İttihadın ikinci versiyonu TC’nin ilk yıllarında kullanıma sürülen Topal Osman örneği tarih çöplüğüne kaldı sanıyoruz, değil mi? Pek öyle değil. İktidar medyası tetikçilerle doldu.
Ayrıca, TC Anayasasının girişinde yazılı olan "hukuk devleti" ibaresine rağmen, yakın geçmişteki Türk tarihi Kürtlere karşı işlenmiş suçların sabıka kayıt defteridir. 1990 ile 2000 yılları arasında işlenen 17 bin 500 faili belli, ama üstü örtülen cinayetle kendi suç rekorunu kıran br devlettir, TC…
Daha sonra, maksat adalet de var desinler diye, mahkeme koridorlarında bazı generallerin, albay, yübaşılarla, polis şefinin adı çınlamış, ancak AKP rejimi elini çabuk tutmuş, Türk-İslam sentezinin hakkını verip üstünü örtüvermişti.
Oysa, yer yüzünde göstermelik de olsa hukuk işleyişi vardı. Amerika, Irak’ta esirlerin üstüne işeyenleri, Vietnem savaşında, Mai Lai köyünde katliam yapanları mahkum etmişti.
TC’de ise faili meçhul örneğinde görüldüğü üzere işleyiş tersine ve bazı hallerde katiller mağdurdu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip, müjde verir gibi "Kobanê düştü düşecek" deyince Kuzeyli Kürtler, 6 Ekim 2014 tarihinde sokağa çıkmış, 1970’lerde Türk solunu, daha sonra Malatya, Maraş ve Çorum’da Alevi Kürtleri sindirmede kullanıldığı gibi, polis rejimin yedek gücü olarak teşkilatlanmış Faşist kalalıklarla takviye edilip ileri sürülmüş, üç günde 53 kişi katledilmiş, fakat katiller yakalanacağına rejim mağdur gösterilmiş, "Kürtler suçludur" şalı, bir kere daha cinayetlerin üstüne örtülmüştü.
1990’lardan kalma, kolayından gitme alışkanlığıydı, bu. 1990’dan itibaren Kürt köylerini yakarken, protesto direnişiyle taşınmaya razı olmayan yatalak ihtiyarlar, ahırlarda bağlı unutulan atlar, eşek ve sığırlar da yanıyordu. Yanık canlıların kalıntıları ve katlettikleri bebeklerin fotoğrafları altına "PKK yaptı" diye yazıp dünyaya servis ediyorlardı.
1994 yılına Cudi Dağı eteğindeki Kuşkonar ve Koçağılı köyleri savaş uçaklarıyla bombalanmış, ilk vuruşta yeni doğmuş bebekten, ihtiyara kadar 38 insan ve köyde olan tekmil hayvanlar kırılmış, Genelkurmayın "biz yapmadık" açıklamasıyla katliam kapatılmıştı.
1996 yılında, cepheye sürdükleri koruculardan istenilen verimi almayınca, onbir tanesini bir minibüse doldurup katletmiş, sonra cesetlerini yakmış, eserlerinin üstüne de "teröristlerle girişilen çatışma sonucu" örtüsü çekmişlerdi.
Amerika ve Avrupa, o tarihlerde TC’den istedikleri ihaleler alıp, onları hizmete koşma karşılığında yalanlarına ortak oluyor, insanlık onuru savaşı veren Kürtleri de "terörist" ilan ediliyorlardı…
(Not: Çok önemli bir gelişme olmazsa, konuya devam edeceğiz.)