Gezi Parkı eylemleriyle başlayan ve Türkiye’nin her yerine yayılan eylemlerde medyanın yayın politikasına karşı Türk halkından ciddi tepkiler yükseliyordu. Sorun, yapılan eylemlerin neden haber değeri taşımadığı, haberlerde neden saptırılarak halka sunulduğuydu. Eylemelerini Tv’lerde görmeyen direnişçilerin televizyonların önüne kadar toplanmasına sebep olan bu öfke, hiç şüphesiz medya plazaların da güvenliğini yeniden sorguladı. Bu eylemlerle gazetecilere ‘plazalarda her istediğinizi yapıp halkın değerlerini iktidar odaklarına peşkeş çekemezsiniz’ sinyali verildi. Diğer taraftan Roboskî’de, Diyarbakır’da, Hakkari’de, insanların ölülerini bile yok sayan medyaya karşı Kürtlerden yükselen tepkiler vardı. Bunu maalesef Türkler hep görmezden geldi. Eylemi verilmedi diye Tv basan Türk halkı, Kürtlerin geçtiği evlat acılarından geçse ne yapardı acaba?
Acıları karşılaştırmak elbette hoş değil ama Türk halkı şunu çok iyi bilmeli ki; Türk medyası, gerçekliğini Kürdistan’da yürütülen savaşta tamamen yitirdi. Medyanın bu pervasızca tutumunu sorgulamaktan kaçınan Türk halkı da bu duruma en az medya kadar ortaktır. Roboskî’de Türk medyası ölüm sessizliğiyle uyanmıştı güne. Kürt basını, dünya, katliamı an an verirken onlar ar damarı çatlamışcasına patronlarından gelecek ‘bu haberi gör(me)’ emrini bekliyorlardı. Reyhanlı’da patlayan bombaların kim tarafından nasıl yerleştirildiğini, hangi güzergahtan geçirildiğini anında bilen medya, Türk savaş uçaklarının bombaladığı 34 çocuğun kim tarafından katledildiğini bir türlü çöz(e)memişi. Kürtler, Türk medyasının özel savaş konseptinin en güçlü aracı olduğunu çoktan anlamıştı. Bütün deşifre çabalarına karşı Türk halkı bu gerçekliği görmemezlikte ısrar ediyor, ya da kendisini doğrudan dokunmadığı için sessiz kalıyordu. Aynı medya, Diyarbakır sokaklarında ensesinden kurşunlanarak öldürülen Kürt çocuklarına terörist muamelesi yapıyordu.
Demokrasi isteyeni, insan hakları eylemlerini terörist görmek Türk medyasında bir reflekse dönüşmüştü. O halde bu refleksi kırmak, bir dönem daha çok bu oluşumda rol oynayan Türk halkına düşüyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen sevindirici olan, Gezi Parkı olaylarıyla başlayan direniş hareketinde siyasi iktidara olduğu kadar onun resmi yayın organına dönüşen medyaya da ilk defa bir ‘Türk tokadı’nın inmiş olmasıdır. CNN international canlı yayın yapmak isteyen bir aracın eylemcilerden kaçarken görüntülerini ekranlarına verip Türk medyasıyla alay ediyordu. NTV, kendi binalarının önünde toplanan binlerce göstericiyi ‘protesto ediliyoruz’ diyerek canlı vermek zorunda kaldı.
Gezi Parkı’nı boşaltmak için Cumartesi gecesi başlayan operasyonlarda CNN TÜRK canlı yayındaydı. Muhabirin ‘marjinal gruplar polisi tahrik ediyor’ sözünü duyan bir eylemci ona canlı yanında okkalı bir tokat yapıştırdı. Aslında bu tokat, polisin ve iktidarın yağdanlığını yapan bütün gazetecilere verilmiş bir halk tokadıdır. Diğer tarafta canlı yayına devam eden muhabir, ‘marjinal gruplar’ sözlerini yeniden kullanınca önüne geçen gaz maskeli kadın bir eylemcinin engellemesiyle canlı yayına son vermek zorunda kalıyordu. Demek ki istenince, haddini bilmeyen gazeteciye de, siyasetçiye de bir balans ayarı çekilebiliyormuş...
Türk medyasına Türk tokadı!
Malatya’ya getirilen gerilla cenazelerini hatırlayanlar bilir, hastanenin önünde bekleyen anneler, son bir kez yavrularının kemiklerini görmek için gökleri yırtan feryatlar atardı. “Çocuklarımızın kemiklerini bari görmemize izin verin” diye haykırıyorlardı. Çocuğu olan herkes bu acının büyüklüğünü bilir. Savaş, bu toplumun her kesimini ilgilendiriyordu, anneler de bu savaşın bir numaralı mağdurlarıydı. Evladının nefes alışını, yürüyüşünü değil, sadece ve sadece yanmış cesedine sarılıp son bir kez koklamak isteyen annenin yakarışı Türk medyasında haber değeri görmemişti. Sadece bir değil, yüzlerce anne bu hasretle evladına sarılamadan nerede olduğunu bile bilmediği yavrusu için ne ahlar çekti.