TC yapılanırken, ihtiyaç duyulan Türk kitleyi, göçmenlerden derlediler. Yerli halkları da, kılıç zoruyla kendini inkara zorlayıp devşirerek, ataları Orta Asya’dan (her neresi ise) göç etmiş Türk yaptılar. Erdoğan’ın ırkçı naralarına konu olan “tek millet” yarattılar.

Evinde Kürtçe, Arapça, Rumca, Ermenice, Gürcü, Çerkez, Lazca konuşan, dışarıda Türk’tü. “Türkçe konuş lan” diyerek yol kesiyordu. Dilini konuştu diye, Kürdün eşeğini, atının semeri, planına el koyan Diyarbakır, Mardin Belediye görevlileri Türkçe bilmiyorlardı.

Her neyse, devşirme de olsa aranan “tek millet ve tek dil” bulunmuş ama, Batı’daki gib dünü olan bir toplum, kökleri derinde halk olmak için, Batı’daki evrimin devamı olan sınıflara sahip olması gerekiyordu. Mesela Aristokrasinin kökleri yok, Burjuva sınıfı da oluşmamıştı.

İşte bu kertede, cehalet yetişti imdatlarına. Onlar, cehaletin hükmüyle, sınıfsallığın bir yaşama biçimi olduğundan tabii habersizdiler. Aristokratları tören ve toplantılarla süslü giyinen, kadınlara referans yapan kibarlar, Burjuvayı mal-mülk, para sahibi, yoksul kalabalıkları da işçi sınıfı olarak biliyorlardı.

Ve ihtiyaç duydukları sınıfları yaratmak için kolları sıvadılar: Ermeni, Rum, Yahudilerle Kürtlerin malını, mülkü, fabrikalarını talan eden hırsızlardan, Yılmaz Karakoyunlu’nun deyimiyle hamallardan bir Burjuva sınıfı yarattılar. (AKP rejiminde, cep boşaltıp, ayakkabı çalmak için, dindar kisveli olarak cami yolunu belleyenlerden kimileri, yeni akım Türk burjuvası oldu.)

Burjuva sınıfını bu yoldan halledenler, Aristokrat yaratmada da subaylara el atıp üniformalarını püsküller, şeritlerle süslediler. Tören apoletlerini, altuni ışıltılı yaptılar. Bellerine, kalçadan sarkan kılıç taktılar. Göğüslerini, madalyalar dizili panoya çevirdiler. Süslü Aristokrat, onuruna düşkündü ya, Türk subayı da, gerektiğinde onurunu kurtarmak için, yandan sarkan düello kılıcı taşıyordu.

Ve de, yürüdüklerinde madalyaları ve broveleri birbirine çarpıp tıngırdıyor, kılıçları da şıngırdıyordu. Gören, atlarının rışmeleri gümişi ışıldayan, çalımlı Kürt atlıları geçiyor, sanırdı.

Yüksek tabakadan memurlar da, Türk Aristokrasisin sivil ayağını tamamlıyordu. Askerler ve siviller devlet törenleri, bayram, şenliklerle, Türk büyüklerinin eğlenmesi için düzenlenen balolarda, tıpkı Batılılar gibi Frak, yerine göre Redingot, Smokin giyerek ortalığa salınıyor, cilalı pistlerde dans ediyorlardı.

Kibarlık, zerafet komedisinden bir tabloydu, bu. Çetin Altan, devletin payesi yüksek memurlarından olan babasının, konumu nedeniyle rol aldığı bu gösterilerin dışındaki hayatını anlatırken, “evde, yer sofrasına oturup yemek yiyordu” diyordu.

Irkçılık zemininde inşa edilen bir yaşama biçiydi, bu. O rol, bu gösteriydi. İki yüzlülük en üstte, yalan, dolan öndeydi.

Ve bunların Aristokratlarını da, burjuvalarını da en iyi tanıyan Kürtlerdi.

Baksanıza, Erdoğan Türk Burjuvazisinin temsilciydi. Anayasayı, yasaları yok sayıp ölüme yatırmış, ama halkı “demokrasimizi darbecilerin elinden kurtardı” diye kutsuyordu. Türk Aristokrasisi Kürdistan’da katliam yapıyor, içindeki canlarla birlikte dağı, taşı, göğü, insanlık utancı olarak, insanları diri diri yakıyorlardı.

Kürtlere bunu yapan ordu, sonra çıkar savaşında, bombardımanlar, kurşun yağmuru, insan kesmelerle birbirine giriyor, bu savaşta esir düşüp dayak yiyen Başkomutan, utancından intihar edeceğine omuzlarından göbeğine inen süslerini takıp takıştırarak, koyun bakışı melulliyetiyle bize bakıyordu.

Bu aristokrasinin bir huyu da vardı: Eğilip öptüğü eli, kendini güçlü hissedince ısırıyor, tapındığına pislemekle kalmıyor, tabanca çekiyor.

Eli öpülen, önünde selama durulan Demirel, tastamam üç kere baskın yedi. Her defasında da “karşı koyacak başka ordum vardı da, cevap mı vermedim?” dedi.

Demirel’den ders alan Erdoğan, tarihte bir ilki başararak, orduya karşı, polis ordusunu organize etti. Zırhlı savaş araçları, ağır silah ve helikopterleri de olan…

Bu polis gücü, 15 Temmuz günü, ordunun baskın hazırlığına, baskın yaparak kendini kanıtladı.

Olay, bu toprakların tanıklık ettiği ikinci benzeşti. 1826 yılında da Osmanlı yönetimi, kendi ordusunu (Yeniçeri) topa tutup yok ederken, İstanbul boğazının suları kan renginde akmış ve Osmanlı, kendi ordusunu topa tutarak yok eden ilk devlet olmuştu.

AKP rejiminin yaptığı da, çağımızda bir ilkti. Günümüzde, ilk defa bir ordu, polis baskınıyla darmadağın edilip generalleri, yerde çiğneniyor, yara-bere içinde esir ve teslim alınıyordu.

Gülünç haller orada kalsın; “halk sokağa çıkıp tankların üstüne fırlayarak, orduyu durdurttu” teranesi de büyük yalandı. Herkes, bütün dünya televizyonlarda seyretti. Tanklara ilk tırmanan, kurşun geçirmez yelekli, tüfekli polislerdi. Öyle denildiği gibi halk yoktu, ortalıklarda. AKP milisleri, ne yapacağını bilmez, şaşkın askerleri görünce polislere katıldılar. Ardından, görenler şenliğe gider gibi toplanmaya başladı.

O zamana kadar, Arabistan’a karşıdan bakan Akdeniz sahillerinde, mekan şaşırtmacılığıyla gizlenen, adamlarıyla, “Yunan adalarına kaçış” üzere tartışan Erdoğan, bundan sonra İstanbul’a dönüşün daha güvenilir olduğuna karar veriyordu.

Çünkü, o saatte artık, pek çok general saf değiştirmiş, darbecileri atağı çökmüş, tehlike geçmişti. Kısacası, halkın tanklarla savaşı yok, ama polisin varlığı gerçekti.

Bir not daha eklemek istiyorum:

Türk ordusunun, o “Aristokrat havaları” artık yok. Süs ve çalım yerde.

Erdoğan dimdik, orduyu kendi İslam şablonuna uygun olarak düzenleme hesabında. Partinin (parti Erdoğan demektir) adliyesi, polisinden sonra, parti ordusu dönemidir, artık.