Kürt halkı binden on bine çıkan açlık grevcilerinin derdiyle hem dert iken, Türklerin Başbakanı ile, ana muhalefet partisi Başkanı olabilecek en ahlaksız, “belden aşağı” argo-fıkralarla birbirlerine küfrediyor.
Kürt halkının dillerinde dua, ellerinde tesbih, alınlarında seccade… Bunların ağızlarında en aşağılık laflar.
Başbakan artık aslına döndü. Lümpen ağızlarla rakiplerine hakaret ediyor. Başbakanın şu sözlerini Türkler utançla dinledi:
“Kılıçdaroğlu ne zaman Hükümeti yerse dünyadan Türkiye’ye övgüler geliyor. Ülkesine bu kadar yabancı, bu kadar ilgisiz bir ana muhalefet partisi olabilir mi? Buna önünü görememek mi denir, okuma körlüğü mü denir, kendi ülkesine şaşı bakmak mı denir; bunu ben milletimin takdirlerine bırakıyorum. Hani var ya tam bahtsız bedevi misali.”
Bu düşük ahlaki polemiğe, CHP Genel Başkanı da aynı düzeyde yanıt verdi:
“Başbakan benim söylediklerim konusunda terbiyesiz bir açıklama yaptı. Bahtsız bedevi lafını kullandı. Libya çöllerinde gezen benim, Arabistan çöllerinde gezen benim, Suriye çöllerinde gezen benim... Erdoğan bunları yapan sen değil misin? Dön aynaya bak bahtsız bedebiyi göreceksin. Ama bir uyarım var o çöllerde gezerken kutup ayılarına dikkat et.”
Ben bu iki mümtaz Türk büyüğünün “bahtsız bedevi” atışmasından sonra internette “bahtsız bedevi” hakkında yazılanlara bakmaya kalktım. Bakmamla birlikte, bilgisayarı kapattım. Kısa incelemem, her iki siyasetçinin kültürel kaynakları hakkında bana yeteri kadar fikir verdi.
Ağzı bozuk Başbakan, Kılıçdaroğlu’nu da etkisi altına almış. Türk siyaseti çürüyor.
Neden?
Çünkü, bu siyaset, yalnızca “para” üzerine kuruludur; insani değerleri ayaklar altında çiğnemiştir. Bir devlet, Türklük adına, milyonlarca Kürdün en temel haklarını inkar ettiği zaman, o devleti yönetenlerin ahlaki temelleri sarsılır. Kürt sorununda çözümsüzlük Türk ordusunu, sistemini, rejimini ve siyasetini çürütmüştür.
Türk iktidar partisi ile muhalefet partisi arasındaki “tartışma kültürü”nün seviyesine bakın, durumu anlarsınız. Birbirleriyle “bahtsız bedevi” argo ağzıyla tartışan bu siyaset, Kürt sorununa çözüm getiremez, Türk ve Kürt insanlarına mutlu bir gelecek vaat edemez. Bu seviyeye düşmüş bir siyaset, Ermeni soykırımı nedeniyle elbette özür dilemez. Aleviliği inkardan vazgeçmez.
Birbiriyle “bahtsız bedevi” argo ağzıyla kavga edenler, elbette Kürt halkının manevi hayatına uzaktırlar. “Bahtsız bedevi” fıkralarını, kültürel zenginlik sananlar, on bin insanın ölüm yolunda yürüme iradesinden elbette hiçbir şey anlayamaz.
Biz Başbakan’ın futbol sahalarından kalma “kültürel derinliğini” biliyoruz. Ama Kemalist devlet bürokrasisinden gelen Kılıçdaroğlu’na ne oluyor?
Şu oluyor: Üzüm üzüme baka baka kararıyor…
Fırat’ın Batasında düzenin bütün siyasetleri birbirine benziyor.
“İnsanlarımız idam istiyor” diyen Başbakan’ın “bahtsız bedevi” fıkralarından feyzalması kadar doğal hiçbir şey yok. 
Bu Başbakan “Öcalan’a özgürlük” talebiyle “Öcalan’a idam” talebini birbirinin alternatifi sanmakta. Yönünü, kıblesini, imamesini şaşırmış bir Başbakanla karşı karşıyayız. O, “elli milyon idam talep eden güruh”un insanlık adına “sıfır” olduğunu, özgürlük isteyen bir kişinin o elli milyondan çok daha büyük olduğunu anlayacak şuurdan mahrum. Onun “Türk-İslam şalı”, “bahtsız bedevi” fıkralarının üstünü örtmekten başka hiçbir anlama gelmiyor.
Fırat’ın Doğusunda siyaset şu son otuz yıldır kan ağlıyor. Kürt halkının siyasi temsilcileri zindanlarda. Ve onlar şimdi “topyekün” açlık grevi yapıyor. Fırat’ın Batasında ise Türk siyasi temsilcileri birbirleriyle “bahtsız bedevi” polemikleriyle atışıyor.
Ey Türk aydınları ve insanları! Siz bu siyasete layık değilsiniz.
Evet, anladık. Bir zamanlar Erdoğan’ı AB üyeliği ve askeri vesayete son verecek diye desteklediniz. “Yetmez ama evet” dediniz.
Şimdi ne diyorsunuz? “İnsanlarımız idam cezası istiyor” diyerek, Kürt halkının üzerinde “yağlı ilmik” sallayan, muhalefeti “bahtsız bedevi” fıkralarıyla aşağılayıp, kendine benzeten bu insandan artık elinizi çekiniz.
Elinizi çekiniz, çünkü az sonra sizler de “bahtsız bedevi” fıkralırının balçığında kirlenip gideceksiniz…