TC’de sol, yıllar yılı yasaklı, yer altında ışığa hasret yaşadıktan sonra, 27 Mayıs 1960 darbesi ve onu izleyen süreçte sesi, yavaş yavaş çınlamaya başlamıştı.
Ama çanına, ziline ot tıkamış, varlığını yasaklayıp sesini öldürmüş Kemalizme hamdü sena ve Atatürk ilke ile inkılaplarına bağlılık yeminleri haykırıp, gösteri alanlarını rejimin simgesi bayraklarla süsleyerek, "ordu-millet el ele" sloganıyla militarizme kurtarıcı paye yükleyerek…
Elbette, TC’de sol bunlardan ibaret değildi. Bugünkü gibi, yağmur tanesi kadar arı, gerçek anlamda berrak solcular, demokratlar (solcu olmak için, önce demokrat olmak gerekiyor) vardı. Ama kendi içlerinde değişik merkezli de olsa Kemalistler çoğunluktu. Solcu olayan solculuklarıyla da "Türk solu" diye adlandırılıyorlardı.
"Türk solu" her halka "kendi kaderini tayin etmeyi" hak görüyor, sıra Kürtlere gelince, sevgili Celal Başlangıç’ın deyimiyle "devrimcilik teferruat" kalıyor, Kürdistan’ın adı bile "bölücülük yapma lan" azarıyla bastırılıyordu.
"Türk solu" bugün de savunduklarıyla MHP, CHP ve AKP’yle bütünleşiyordu. "Kürtlere selam vermeyin, yemeklerini yemeyin, alış-veriş yapmayın" kampanyalarıyla ırkçılıkta onları da geçiyor, Ama "işçi sınıfı" sloganıyla ayrışıp, onlardan "ileri derecede insan" gibi görünme rolü oynuyorlard.
Ve tabii ki, "Türk solu" halllerinin geçerli olduğu, okullarda "milli tarih, milli coğrafya" derslerinin okutulduğu "milli din dersleri"ne ramak kalındığı bir yerde tabii ki, "işçi sınıfı" kavramı ve sendikal örgütlülük de kendine benzerlikle farklı olacaktı.
TC Amerikan yardımına hak kazanmak için NATO’ya üye olup, ikinci taklada Kore savaşına katılınca, sendikacılığa da geçit vererek "demokrasisini kemale erdirmek" zorunda kalmış, 1952 yılında binası Amerikan yardımıyla (AİD) yapılan, Türkiye İşçi Sendakiları Konfederasyonu (Türk-İş) kurulmuştu.
Sendikacılık, yer yüzünde solun kalesi, ama dünyaya ters duran burada, işler tersineydi. Türk-İş, dünyada örneğine az rastlanmışlıkla, devletin yan örgütü gibi sağcı, ödün vermez sol düşmanıydı. 1970’lere kadar "Komünizmi telin" mitingleri düzenliyor, toplu sözleşmeleri de iktidarlarla kardeşçe uzlaşı içinde sonuçlandırıyordu.
Türk-İş’ten ayrılan sendika liderlerinin, 1967 yılında Kemal Türkler başkanlığında Devrimci İşçi Sendakları Konfederasyonu'nu (DİSK) kurmasıyla, ilk defa gerçek sendikacılık gün ışığına çıktı. Ancak Türk-İş, kendi yolunda ilerlemeye devam etti.
O darbelerde generallere (Türk-İş Genel sekreteri Sadık Şide) bakan veriyor, darbe dışında sağcı partilerin ayırdığı milletvekili kontenjanı koltuklarını dolduruyordu.
Türk-İş’in yanında MHP ve bugünkü AKP’nin ana gövdesinin Sendikası (Sendikanının şimdiki başkanı AKP milletvekilidir) ile sarı sendikalizm düzene bekçilik ederken DİSK’in, sınıfsal bilinçle yürüttüğü kapsayıcı sendikacılık, düzeni sarsıyordu. Demirel liderliğindeki iktidar, tasfiye amaçlı olarak, sendikalar yasasını değiştirmeye kalkışınca DİSK, 1970 Haziran’ında sert bir cevapla genel greve gitmiş, iktidar askeri güçle üstüne yürüyünce İstanbul-İzmit havzası savaş alanına dönmüş, Hükümet karşı önlem olarak sıkıyönetim ilan etmek zorunda kalmıştı.
DİSK, baskılara 1971 darbesinde teslim olmadı. Ancak, 12 Eylül darbesinde kapatıldı. Liderleri tutuklanıp, idam istemiyle yargılandı. Bu arada medyanın yürüttüğü yıpratma kampanyasıyla sendikal yasalar değişti.
DİSK, yıllar sonra yeniden açıldı, ama eski işlevinden uzaktı. Emek dünyası, sermaye için dikensiz gül bahçesi, DİSK aldığı yaraların etkisinde, liderleri de, kayıp sağ zemine yerleşmiş CHP çizgisindeydi.
DİSK, 35 yıl sonra, geçen hafta bir kere daha tarih sahnesindeydi. Metal iş kolunda, zulme varan sömürüye karşı 15 bin işçiyle başlattığı grevle adını duyırdu, DİSK.
AKP iktidarının öncüleri, "Türk solu" pek sevdiği deyimle "emekçi kesimden" geliyordu. Kimileri yarı yalın ayak, başı kabak… Ama kimin nereden geldiği önemli değildi. Kimin kimden yana olduğuydu, önemli olan. AKP iktidarı da hizmet sunduğu sermayenin yanında grev kırıcıydı.
Ancak, grev kırıcılara rağmen, DİSK yıllardan sonra yeniden, bir kere daha dirilmiş ve ben buradayım demişti.
Şimdi hasta yatağında yatan kelimelerin dev efendisi Yaşar Kemal’in deyimiyle "insan oğlu umutsuzluktan umut yaratandır!"
DİSK’in direniş sesi yeni bir umut…